Ana Sayfam Yap Favorilerime Ekle

    Sitemizde 1211 evliya ve veli hakkında bilgi bulunmaktadır

A Â B C Ç D E F G H İ K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Sponsor Bağlantılar


Rastgele

EBÛ SAÎD KAYLAVÎ (253)
HACI RAMAZAN (887)
MOLLA GÜRÂNÎ (296)
MÜSTEKÎMZÂDE SÜLEYMÂN SÂDEDDÎN EFENDİ (316)
ALİ BİN HEYTÎ (236)
ALİ YEŞRÛTÎ (249)
CEMÂLEDDÎN-İ UŞŞÂKÎ (265)
SEYYİD RADIYYÜDDÎN ALİ (246)
HÂŞİMÎ EMÎR OSMAN (301)
ABDÜLAZÎZ DEBBAĞ (867)
OSMAN NÛRAKÛBÎ (242)
UKAYL EL-MÜNBECÎ (417)
AHMED AMİŞ EFENDİ (2066)
ŞEYH AHMED ŞEMSEDDÎN (292)
İBN-İ VEFÂ (Ali bin Muhammed) (300)
ABDÜLBÂKİ EFENDİ (375)
RÜVEYM BİN AHMED (372)
SEYYİD HÜSEYİN BURHÂNEDDÎN EFENDİ (324)
ZEYNELÂBİDÎN KAYSERÂNÎ (398)
EDEBÂLÎ (Üdebâlî) (329)
TUNUSÎ (İbrâhim bin Yahlef) (313)
KAYYÛM-İ ZAMAN (257)
MUHAMMED HÂŞİM-İ KEŞMÎ (254)
ANKARAVÎ İSMÂİL RUSÛHÎ (253)
SELÎM FETİHPÛRÎ (276)
ÇELEBİ HÜSREV (255)
FERÎDÜDDÎN GENC-İ ŞEKER (258)
ZEYNEDDÎN-İ HÂFÎ (292)
MAZHAR-I CÂN-I CÂNÂN (248)
MUHAMMED ŞÂZİLÎ (259)
ATEŞBÂZ VELÎ (785)
AHMED CÜZEYRÎ (Cezerî) (268)
DEHLEVÎ (270)
HACI HIDIR EFGÂN (247)
ABDÜLFETTÂH-I BAĞDÂDÎ AKRÎ (501)
MOLLA AYAS (245)
MUTARRİF BİN ABDULLAH (244)
ŞEYH ABDURRAHMÂN EŞŞÂVİRÎ (551)
AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ (391)
AHMED EFLÂKÎ (344)


  

ZÜNNÛN-İ MISRÎ





ZÜNNÛN-İ MISRÎ kabir adresi konusunda bilginiz varsa lütfen aşağıdaki bölüme, açık adres, adres tarifi ve ulaşım imkânları ile ilgil bilgileri yazın.

Mısır’dayetişen büyük velîlerden. İsmi Sevbân bin İbrâhim, künyesi Ebü’l-Feyz,lakabı Zünnûn, nisbesi el-Mısrî’dir. Güney Mısır’ın Sudan’a yakın sınırbölgesinde yaşayan Nûbe kabîlesindendir. Bu sebeple babası en-Nûbînisbesiyle anılır. 772 (H.155) târihinde doğdu. 859 (H.245) târihindeMısır’da vefât etti. Eshâb-ı kirâmdan Amr bin Âs hazretlerinin yanınadefnedildi.

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hocası,Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes hazretleridir. Muvattâ’yıbizzat kendisinden okudu ve fıkıh ilmini ondan öğrendi. Mânevî ilimleriŞeyh İsrâfil hazretlerinden öğrenip kemâle ulaştı. Fakat hâlinibilmeyen pekçok kimse, ona düşman oldu ve vefâtına kadar değerinianlayamadı.

Mısır’da tasavvuf ilmini ilk defâ oaçıkladı. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf, ahlâk ilmi,onun açıklamasından ve izahlarından sonra Mısır’da yayıldı ve nicekimselerin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmasına sebeb oldu.

Zünnûn-i Mısrî hazretleri, cenâb-ıHakk’ın âşığıydı. O’nun sevgisi ile deli divâne olurdu. Dardakalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellisi ve hasrettekalanların arzusuydu.

Zünnûn-i Mısrî’nin hak yolu bulması şöyleanlatılır: Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtanindiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edincekutunun içinde susam olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonrabaşka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti.Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsizhâle geldi. Bu hâli gören Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Allahü teâlâyatevekkül etmenin gerçeğini anladı ve tevekkül etmeye karar verdi. Birazileride, bir vîrânede fakirlerle karşılaştı. Geceyi birliktegeçirdiler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu.Bu küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılıydı. Altınlarıfakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece de orada yattı.Uyandıkça, yazıyı öpüp başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rüyâsındakendisine; “Arkadaşların altınları aldılar. Sen Allahü teâlânın isminiazîz tuttun. Sen de dünyâda azîz ol!” dediler. Sonra uyandı. O anda,gönlü ve içi nûrla doldu.

Zünnûn-i Mısrî, güzel halleri vekerâmetleriyle meşhûr oldu. Zünnûn lakabının verilmesine sebeb şuhâdise olmuştur: Bir deniz yolculuğu sırasında, bindiği gemide birtüccara âit mücevher dolu bir kese kaybolmuştu. Gemide bulunanlar, senaldın diyerek ona iftirâ edip, hakârete ve işkence yapmaya başladılar.Suçsuz olduğundan, duâ ederek kurtulmak istedi. Allahü teâlâya duâedince, hemen suyun yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlercebalık çıktı. O balıkların ağzındaki mücevherden bir tâne alıpgemidekilere verdi. Bu durumu gören gemideki esas hırsız keseyi getiripverdi. Bunun üzerine Zünnûn-i Mısrî hazretleri işkencelerden kurtuldu.Bu sebeple ismine, balık sâhibi, balıkçı mânâsında “Zünnûn” denilmiştir.

Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî onunhakkında; “Zünnûn, ne kerâmetle bilmek mümkün olan ve ne de makamlarımedhedilebilen bir zümredendir. O, zamânının imâmı ve mânevî ilimlerdeönderdi.” buyurdu.

Bir gün Zünnûn-i Mısrî hazretlerininyanına birisi geldi ve; “Borcum var, ödemek için hiç param yok” dedi. Oda yerden bir taş alarak o zâta verdi. Borçlu onu çarşıya götürdüğünde,cebindeki taşın zümrüt olduğunu gördü. Dört yüz altına sattı ve borcunuverdi. Kalan ile de rahat geçindi.

Bir genç, Allah adamlarını, velîleriinkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri yüzüğünü ona verip; “Bunuçarşıya götür, bir altına sat.” buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler birgümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı.“Mücevherâtçılara götür, bakalım ne verirler.” buyurdu. Bin altına oyüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. Ozaman gence; “Senin Allahü teâlânın sevgili kullarını anlamadaki ilmin,çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.”buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkârı attı.

Bir gün ihtiyar bir kadın çâresiz olarak,Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanına geldi ve; “Biricik oğlumu,ciğerpâremi Nil’de timsah kaptı. Ne olur kurtar.” diye yalvardı.Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Nil Nehrine gitti. Orada ellerini açıp; “YâRabbî! Şu kadının çocuğunu kurtar.” diye yalvardı. Biraz sonra, suüzerinde bir timsah göründü. Kenara yaklaşıp çocuğu sağ sâlim bırakıpgitti. Bu hâdise kadının çok tuhafına gitti ve; “Ey Zünnûn! Esâsen sizeinanmamıştım ve ciddiye de almamıştım. Şimdi yanıldığımı ve Allahüteâlânın sevgili kulunun duâsını nasıl kabul ettiğini gözümle gördüm.”dedi ve Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin büyüklüğünü kabûl etti,kendisinden özür diledi.

Bir zaman iftirâ sebebiyle Zünnûn-i Mısrîhazretlerini hapsettiler. Günlerce aç kaldı. Bir kadın iplik parası ilehazırladığı yemekten ona gönderdi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri o yemektenyemedi. Kadın bunu işitince, üzüldü. “Helâl para ile yaptığımıbiliyorsun, niçin yemedin?” dedi. “Evet yemek helâldi. Fakat zâlimintabağı içinde getirdiler.” buyurdu. Yemeği zindancıların tabağındagetirmişlerdi.

Zamânın hükümdârı bir gün Zünnûnhazretlerini, hakkındaki ithamların aslını öğrenmek için huzûrunaçağırttı. Hükümdârın yanına götürülürken yolda bir ihtiyarlakarşılaştı. İhtiyar, Zünnûn-i Mısrî hazretlerine bakarak; “Şimdi senihükümdârın yanına çıkartacaklar. Sakın ondan korkma, onu üstün görme,asıl korkulacak Allahü teâlâdır. Kendini haklı göstermeye çalışma.Yapılan ithamlar dışında isen, sana haksızlık yapılmışsa Allahü teâlâyasığın, seni kurtarır.” dedi.

Hükümdârın karşısına çıkarılınca,hükümdar; “Senin için zındıktır, doğru yoldan ayrıldı, kâfirdir,diyorlar. Bu ithamlara karşı ne dersin?” diye sordu.

Zünnûn-i Mısrî hazretleri; “Nesöyleyeyim. Hayır, değilim desem, bana bu isnâdı yapmış olanmüslümanları itham etmiş, onların yalancı olduklarını söylemiş olurum.Evet, öyledir desem, yalan söylemiş olurum. Bu bakımdan siz reyinizemürâcaat ediniz ve hükmünüzü buna göre veriniz. Ben nefsimden yanaolup, onu müdâfaa edecek değilim.” dedi.

Bunun üzerine, hükümdâr biraz düşünüp;“Bu kimse yapılan iftirâlardan uzaktır.” diyerek onu serbest bıraktı.

Yûsuf bin Hüseyin şöyle anlatır: “Bir günZünnûn-i Mısrî`nin yanına gittim. Bana; “Bir zaman Mısır’ın bir köyünegidiyordum. Yolda uyudum. Bir müddet sonra uyandığımda, yer yarıldı veiçinden iki tabak çıktı. Birisinde semsem isminde bir yemek, diğerindeise gül suyu vardı. Bana; “Ey Zünnûn bunlardan ye ve bundan iç!”dediler. Ben bir müddet tereddüd ettim. Sonra kalbime onları yememekisteği geldi. Onlar âniden kayboldu. Gâibden bir ses geldi ve dedi ki:“Ey Zünnûn bu senin için büyük bir imtihandı. Sen imtihanını çok iyiverdin.” diye anlattı.

Ebû Câfer anlatır: “Bir gün Zünnûn-iMısrî hazretlerinin yanındaydım. Eşyâların evliyâya itâatindenbahsediyordu. “Meselâ şu sandalyeye odanın dört köşesini dön desem,döner ve eski yerine gelir.” buyurdu. Sonra sandalyeye odanın dörtköşesini dön dedi. Sandalye odanın dört köşesini döndü ve eski yerinegeldi. Orada bulunan bir genç ağlamaya başladı ve; “Allah!” diyerek canverdi. Bana dönerek; “Ey Ebû Câfer, eğer bize itâat eden her şeyi sizegösterseydik, siz de bu genç gibi olurdunuz.” buyurdu.

Bekr bin Abdurrahmân anlatır: “Bir günZünnûn-i Mısrî hazretleri ile birlikte yolda gidiyorduk. Bir derekenarında kuru bir ağacın üstüne oturdular. O anda canım tâze hurmayemek istedi. Fakat o bölgede hurma ağaçları yoktu ve hurma mevsimi dedeğildi. Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin bana dikkatli bir şekildebaktığını gördüm. “Ey Bekir! Canın çok mu tâze hurma istiyor?” diyesorunca, ben de; “Evet efendim.” dedim. O zaman kuru ağaca; “Haydi senbizi bir hurma ağacının yanına götür!” deyince, baktım o kuru ağaç,Allahü teâlânın izniyle yürümeye başladı. Bizi epey uzakta, hurmalarıolmuş bir ağacın yanına götürdü. Zünnûn-i Mısrî bana; “Ey Bekir,doyuncaya kadar tâze hurma ye!” dedi. Ben doyuncaya kadar hurma yedim.Sonra Zünnûn-i Mısrî kuru ağaca; “Bizi yerimize götür.” buyurdu. O ağaçbizi eski yerimize getirdi. Ben nereye gidip geldiğimizi bilmiyordum.

Kendisi şöyle anlatır: “Bir gün dağlardadolaşırken bir topluluk gördüm. Hepsi bir yerinden rahatsızdı. “Sizburada ne yapıyorsunuz?” diye sorduğumda bana; “Şurada bir âbid var,her sene bir sefer dışarı çıkar, bize okuyunca hepimiz şifâ buluruz”dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Bir adamçıktı. Yüzü sarı, vücûdu zayıf ve gözleri çukurlaşmıştı. Heybetindendağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, sonra semâyabaktı, onlara doğru üfleyince, hepsi şifâ buldu. Yerine gitmekisterken, eteğine yapışıp; “Allah için onları maddî hastalıklardankurtardın. Benim de mânevî hastalığımı tedâvi et.” dedim. “Ey Zünnûn,elini eteğimden çek! Allahü teâlâ seni gördüğü hâlde, O’nu bırakıpbenim eteğimi tuttun. Allahü teâlâ ikimizi de helâk eder.” dedi.

Zünnûn-i Mısrînin on sene canı mahallîbir yemek istedi. Yememesine rağmen bir bayram gecesi nefsi kendisine;“Ne olur, bayram günü olsun bana bu yemeği versen.” deyince, Zünnûn-ıMısrî hazretleri; “Ey Nefs! Şâyet bu gece bana yardım edip de, ikirekat namazda Kur’ân-ı kerîmi hatim edersen, sana bu yemeği veririm.”dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra nefsinin arzu ettiği yemeğigetirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu venamaza durdu. “Niçin böyle yaptın?” deyince; “Tam yiyeceğim sıradanefsim bana en sonunda maksadıma ulaştım, dedi. Ben de, hayırulaşmadın, diyerek lokmayı geri koydum.” cevâbını verdi.

Bir gün bir çocuk, Zünnûn-i Mısrîhazretlerinin yanına gelip; “Bana büyük mikdârda para mîrâs kaldı. Bunusizin hizmetinizde sarf etmek istiyorum.” dedi. Zünnûn-i Mısrî; “Bülûğve reşîd çağın geldi mi?” deyince, çocuk; “Hayır.” dedi. Zünnûn-i Mısrîhazretleri o zaman; “Senin paranı harcamak uygun olmaz, rüşd oluncayakadar sabret.” dedi. Çocuk reşîd olunca hazret-i Zünnûn’un hizmetindebulunmaya başladı ve bütün parasını fakirlere dağıttı. Bir gün önemlibir ihtiyâcı karşılamak için borç para almak îcâb edince, çocuk; Keşkedaha fazla param olsaydı da, bu yolda harcasaydım.” dedi. Zünnûn-iMısrî hazretleri bu sözleri üzerine çocuğun daha olgunlaşmadığınıanladı. Genci yanına çağırarak; “Falan attara git, falan ottan üçdirhem versin.” dedi. Genç gidip söylenileni alıp getirdi. Zünnûn-iMısrî hazretleri; “Bunları havanda ez, yağda hamur hâline getir, ondanüç boncuk yap ve hepsini iğne ile delerek bana getir.” dedi. Gençsöylenilenleri yapıp onun yanına gitti. Zünnûn-i Mısrî hazretleri üçboncuğu eline aldı, biraz oğuşturdu ve duâ etti. Herbiri hiç kimseningörmediği birer mücevher oldu. Gence dönerek; “Bunları al pazara götür,değerini öğren gel.” dedi. Genç pazara gitti, bunların herbirine yüzbin dirhem altın verildiğini öğrendi. Gelip durumu Zünnûn-i Mısrî’yebildirince, ona; “Bunları havana koy, ufala ve suya at gitsin. Şunu bilki talebelerim ekmek bulamadıkları için aç değil, istedikleri içinaçtırlar.” dedi. Bunun üzerine genç tövbe etti. Gönlünde dünyânınhiçbir değeri kalmadı.

Kendisi anlatır: “Bir gün Mekke’de Kâbe-işerîfi tavaf ederken, Kâbe ile gök arasında bir nûrun sütun gibidurduğunu gördüm. Sonra kaybolan bu nûrun, kimden veya kim içinyükseldiğini merak ettim. Tavâfımı bitirdikten sonra iki rekat namazkıldım. O nûru düşünürken, acıklı bir ses duydum. Sesin kimdengeldiğini merak ettim ve bir kadının Kâbe’nin örtüsüne tutunup göz yaşıdöktüğünü gördüm. Ağzından şu kelimeler dökülüyordu; “Ey dostlar dostu,sen bilirsin! Ey gönül dostum sen bilirsin! Sana olan sevgimi o kadargizledim ki, kalbim ve rûhum daralmaya başladı.” Kadının muhabbet ateşiiçinde söylediği bu sözler içimi sızlattı. Sonra kadın kendinden geçti.Biraz sonra kendine gelince, şöyle niyazda bulundu: “Allahım! Ey teksâhibim! Ey koruyucum! Bana olan sevgin hürmetine beni bağışla!” Bunaşaşırdım ve kendisine yaklaşarak; “Allah`ım! Sana olan muhabbetimhürmetine, deseydin olmaz mıydı?” diye sordum. Bana dikkatle baktı ve;“Yaklaş ey Zünnûn! Bilmez misin Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde sevdiğibir milletten söz ederken; “Allah onları sever, onlar da Allah`ısever.” buyurmuştur. Bunun için benim O’na olan sevgim hürmetinedemedim. O’nun bana olan sevgisi hürmetine dedim” diye cevap verdi. Benona; “Doğru söylediniz. Fakat benim Zünnûn olduğumu nereden bildiniz?”dedim. “Ey Zünnûn! Cebbâr olan Allahü teâlânın mârifetiyle tanıdım.”deyince, vilâyet makâmına ulaşmış bir hâtun olduğunu gördüm. Daha sonrabana; “Ey Zünnûn! Dön arkana bak, ne var?” deyince, arkama baktım,hiçbir şey göremedim, hemen kadına döndüm, kadın kaybolmuştu.”

Şeyhülislâm Abdullah-i Ensârî buyurdu ki:“Zünnûn-i Mısrî`nin getirdiği ilk ilim tövbedir ki, avâm ve havâs kabûletti. İkincisi tevekkül, muâmele ve muhabbet ilmi idi ki, bunu havâskabûl etti, avâm kabûl etmedi. Üçüncü ilim de, hakîkat ilmi idi ki,halkın ilim ve akıl seviyesine göre değildi. Şüphesiz onu anlayamadılarve uzaklaştılar. Böylece onu inkâr ettiler, onunla vefâtına kadarmücâdele ettiler.”

Zünnûn-i Mısrî hazretleri sevdiklerinebuyurdu ki: “Fesadın altı sebebi vardır: 1) Âhiret işindeki niyetinzayıflığı, 2) Bedenin şeytana esir olması, 3) Ecelin yakın olmasınarağmen uzun emelin gâlip gelmesi, 4) Kulun rızâsını Allahü teâlânınrızâsından önde tutmak, 5) Hevâ ve hevese uyup sünneti terk etmek, 6)Önce geçenlerin iyiliklerini söylemeyip kusurlarını araştırmak.”

Zünnûn-i Mısrî hazretleri az yemek yemeyitavsiye ederdi. Bu sebeple; “Ben hiçbir zaman mîdemi doyurmadım. Çünküne zaman mîdemi dolduracak olsam, ya günaha düşerim veya günah işlemearzusuna kapılırım.” buyurdu.

Üç şeyin üç şeyle birlikte bulunmamasınaüzülür ve şöyle derdi: “İlim var amel yok. Amel var ihlâs yok, ihlâsvar teslimiyet yok.”

Zünnûn-i Mısrî hazretleri anlatır: “Benîİsrâilde yedi yüz sene Allahü teâlâya ibâdet eden bir âbid dâimâ: “YâRabbî! Senin rızânı isterim!” diyordu. O sırada peygamber olan Danyalaleyhisselâma vahy geldi ki; “O âbide söyle, eğer göktekilerin veyerdekilerin ibâdetini yapsa, yeri Cehennem`dir!” Danyal aleyhisselâmbunu o âbide bildirdi. Bunu duyunca sevindi ve; “Ey Rabbimin hükmü! Nehoşsun! O’nun kazâsı hoş geldin!” dedi. Sonra da; “Ey Allah`ınpeygamberi! Yedi yüz yıl Hakk`ın rızâsını istedim. O’nun mülkündekendimi sivrisinekten aşağı kabûl ettim. Şimdi, Cehennem’in odunuolmaya lâyık olduğumu ve O’nun rızâsının bunda bulunduğunu, yâniCehennem`e gideceğimi anladım. Artık O’nun rızâsı olan yeri isteroldum” dedi. Yine vahy geldi ki: “Ey Danyal! O kuluma söyle, o bendenrâzı olunca, ben de ondan râzıyım. Onu Cennet ve Cemâlime lâyıkeyledim.”

Zünnûn-i Mısrî hazretlerine; Kul hangisebeple Cennet`e girer? diye soruldukta; “Beş şey ile: Eğrilikbulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikârAllahü teâlâyı anmak (murâkabe etmek), yol hazırlığı yapıp, ölümehazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâbaçekmek” buyurdu. Allah korkusunun alâmeti nedir?” denilince; “Bukorkunun, diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır” cevâbınıverdi.

Kulun ihlâs sâhibi kimselerden olduğunasıl belli olur? diye sorduklarında; “Kendisini tam mânâsıyla ibâdeteverip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severekkabûl ettiği zaman.” cevâbını verdi.

İnsan, Allahü teâlânın saf kullarındanolduğunu, ne zaman ve nasıl anlar? diye sordukları zaman; “İnsan budurumu şu dört şeyle bilir. Rahatı terk ederse, az olsa bile, olandanverirse, fakirleşmesi kendisine sevimli gelirse, övülmek ve kötülenmekkendisine aynı gelirse” cevâbını verdi.

Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmaklâzımdır? diye sorduklarında; “Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek,Kur’ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, sehervaktinde ağlamak” cevâbını verdi.

Kalbini en güzel koruyan kimdir? diyesorduklarında; “Diline en çok hâkim olan.” cevâbını verdi.

Kur’ân-ı kerîm âlimlerinin durumunusorduklarında; “Onlar bu yolda dizlerini çürüttü. Ömürlerini vebedenlerini bu yolda harcadılar. Böylece Kur’ân-ı kerîm ilmine sâhiboldular. Bu ilme vâkıf olabilmek için, bu kadarla kalmadılar.Dudaklarında kan kalmadı. Göz yaşları sel olup aktı. Kur’ân-ı kerîmilmini onlar böyle buldu. Hidâyete eren bunlar oldu. Îmânlarını emniyetaltına bunlar aldı.”cevâbını verdi.

Zünnûn-i Mısrî hazretleri buyurdu ki:

“İnsanı arzulardan kurtaran dost ikidir.Gözü ve kulağı muhâfaza etmektir.”

“Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür:Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahüteâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz.Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.”

“Öyle birisiyle dostluk kur ki, senindeğişmenle değişmesin.”

“Her âzânın tövbesi vardır. Kalb vegönlün tövbesi, şehveti terk etmektir. Gözün tövbesi, haramabakmamaktır. Dilin tövbesi, fenâ söz söylemekten, gıybet etmektençekinmektir. Kulağın tövbesi, kötü sözleri dinlememektir. Ayağıntövbesi, haram yerlere gitmekten kendini korumaktır.”

“Şu üç şey ihlâs alâmetidir. Birincisimedh ve kötülenmek ona tesir etmez. İkincisi, amelleri unutur,günahlarını düşünür. Üçüncüsü, Hak teâlâdan gayrısını gönlündençıkarır.”

“Tövbe iki kısımdır: İnâbe tövbesi; kulunAllahü teâlâdan korkup tövbe etmesi. İsticâbe tövbesi; kulun Allahüteâlâdan utanıp tövbe etmesidir.”

“Yemekle dolan mîdede hikmet durmaz.”

“Eline geçen bir parça ekmeğin yanında,ayrıca katık olarak tuz arayan kimse, velîler katında umduğunu bulamaz.”

“İlim tahsil ettiği hâlde, bununlaamel etmeyene âlim denilemez.

“Eline iki ekmek geçip, bunların hangisihelaldandır diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felahbulamaz.”

“Murâkabenin alâmeti, Allahü teâlânıntercih ettiğini tercih etmek, O’nun büyük gördüğünü büyük görmek veküçük gördüğünü küçük görmektir.”

“Sabır, Allahü teâlânın emirlerinemuhâlif olan davranışlardan uzaklaşmak, O’ndan gelen musîbetleresükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengingörünmektir.”

“Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, bütünahlâkta ve bütün işlerde, O’nun sevgili peygamberi olan Muhammedaleyhisselâma uymaktır.”

“Doğruluk, Allahü teâlânın bir kılıcıdırki, üzerine konulan her şeyi keser.”

“Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanıanlatan kimsedir.”

“Kanâat eden rahat bulur, üstün olur.”

“İnsanların ayıpları ile meşgûl olan,kendi ayıbını görmez.”

“Biz öyle insanlara kavuştuk ki, onlarınherbirinin ilmi arttıkça, zühdü de artıyordu. Dünyâya karşı ihtiyaçsızolup, onu sevmiyorlardı. Ama siz, bu hâlin tam zıddına sâhipsiniz.İlminiz arttıkça, dünyâya karşı sevginiz artıyor. Ona kavuşmak için,birbirinizi iterek geçiyorsunuz. Onlar başkaydı. Dünyâ malını ilim eldeetmek için harcarlardı, onları böyle gördük. Ama siz şimdi tam tersine;bir bilginiz varsa, dünyâlık sâhibi olmak için, ortalığa saçıyorsunuz.”

“Rûhun sıhhati az günah işlemek,bedenin sıhhati az yemektedir.”

“Sevgi seni konuşturur, korku rahatsızeder, hayâ susturur.”

“İnsanlar Allahü teâlâdan korktuklarımüddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalblerinden gitti mi,yollarını kaybederler.”

“Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa,boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki,Allahü teâlâ onu sevmiyor.”

Zünnûn-ı Mısrî hazretleri, vefâtettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bölük kuş dacenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölgeyapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altındakalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti.

Cenâzesi defnedilinceye kadar kuşlargitmediler. Ertesi gün kabri üzerinde Âdemoğlunun yazısına benzemiyenbir yazının yazılı olduğu görüldü: “Zünnûn, Allah`ın sevgilisidir veşevkı dolayısıyla da, canını O’nun yoluna fedâ etmiştir.” O yazıyıoradan kazımalarına rağmen, tekrar yazılırdı. Vefâtından sonra birçokâlim rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamberimiz yanındakilere;“Hak dostu Zünnûn geliyor, karşılamaya gidelim.” buyurdu.

CÂN Ü GÖNÜLDEN TÖVBE

Mısır’da Muhakked bin İsmâil isimli biri,çok güzel ve dillere destan evlere sâhipti. Bir gün yine güzel bir evyaptırmış ve başka bir eksiklik var mı diye etrâfında dolaşıyordu. Osırada Zünnûn-i Mısrî hazretleri yanına geldi ve ona; “Ey mağrur, bukadar emeği, emânet olan bir dünyâ evine verdin. Ebedî evin olan Allahüteâlânın evine (îmâna) ne emek verdin?” diye sordu. Sonra; “Bu dünyâdakendin için nasıl olsa bir ev bulursun ve içinde oturursun. Fakat öbürdünyâda eğer şu dört hudut arasında kendine bir ev yapmazsan hâlinperişân olur. Maazallah Cehennem’e gidersin. O dört huduttan ilki;dünyâdaki fazla malı, ihtiyaç sâhiplerine vermek, ikincisi; Allahüteâlâdan korkmak, üçüncüsü; Allahü teâlâyı ve O’nun sevdiklerinisevmek, dördüncüsü ise; bütün musîbetler karşısında sabretmektir. İştebu dört hudut içindeki evi kendine al, o senin için yeterlidir. Ohudutlar arasında yer alan ev, Cennet evidir. Altında bal ve süttensular akan ırmaklarla, içinde istediğin her nîmet ve yiyecek vardır.”dedi. Bunun üzerine o şahıs; “Ey efendi, ben çok günah işledim, onlarane yapayım?” dedi. Zünnûn-i Mısrî hazretleri; “Allahü teâlâ dilersebütün günahları affeder. Yeter ki sen cân u gönülden tövbe et.”deyince, adam ağlamaya başladı ve cân u gönülden tövbe etti. Bütünevlerini satıp, parasını fakirlere dağıttı. Zünnûn-i Mısrî’nin talebesioldu. Bir süre sonra bu zât vefât etti. Kabre koyduklarının ertesigününde, kabrin üzerinde bir kâğıdın durduğunu gördüler. Üzerinde ise;“Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin söylediklerinin hepsi doğru çıktı. Cân ugönülden tövbe ettiğim için, daha önce işlediğim bütün günahlarımıAllahü teâlâ affetti. Şimdi altından ırmaklar geçen Cennet evindeyim.”diye yazıyordu.

EMÂNET FÂRE

Yûsuf adında gezgin bir zât, Zünnûn-iMısrî hazretlerinin İsm-i âzamı bildiğini öğrenince, Mısır’a gitti.Huzûruna varınca, önceleri iltifat görmedi. Sonra huzûra kabûl edildive Zünnûn-i Mısrî hazretlerine bir sene hizmet etti. Bir gün ona; “Eyüstâd, sana bir sene hizmet ettim, artık hakkımı vermen gerekir. Seninİsm-i âzamı bildiğini söylediler. Onu, benden iyi emânet edeceğin birbaşka kimse olmayacağını bilirsin.” dedi. Sükût etti. Ona cevapvermedi. Altı ay sonra bir tabağa konmuş ve bir mendile sarılmış birşey çıkardı. Ona; “Fustat’ta bulunan falan dostumuzu bilirsin değilmi?” diye sorunca; “Evet.” dedi. Zünnûn hazretleri ona; “İşte bunu onagötür.” dedi. O da sarılı tabağı aldı, giderken; “Zünnûn-i Mısrî gibibir zât hediye gönderiyor. Acabâ nedir, ne kadar kıymetlidir?” diyedüşündü. Merakını yenemeyerek tabağı açtı. İçinden bir fare fırladı vekaçıp kayboldu. Bu duruma kızarak, Zünnûn-i Mısrî`nin yanına geldi.Zünnûn-i Mısrî ona; “Biz seni denedik. Sana bir fâre emânet ettik, onahıyânet ettin. Hiç sana İsm-i âzamı güvenip teslim edebilir miyim?”dedi.

MUHABBET

Zünnûn-i Mısrî hazretleri buyurdu ki:“Zavallı insan, kendi Rabbini bırakıp nereye gider. Ey kardeşim dikkatet! İnsan hangi husûsiyeti ile meleklerin mescûdû (kendisine doğrusecde edileni) olmuştur. Bu üstünlüğü yemesi sebebinden olsa, bunaondan önce deve lâyıktır. Çünkü bir deve, elli insanın yediğini yer.Şehvet kuvveti sebebiyle olsa, buna eşek daha uygundur. Çünkü ondakişehvet kuvveti yanında, insanınki ne kalır. Belki serçenin şehvetkuvveti bile insanınkinin birçok katıdır. Gadab ve kızgınlık sebebi ileise, aslan buna daha lâyıktır. Görmek kuvveti sebebi ile olsa, bunaakbaba daha uygundur. Akıl kuvveti sebebi ile ise, buna melekler dahauygundur. Çünkü insanın aklı, meleklerin aklının yanında çok az kalır.Eğer insanları doğru yoldan çıkarmak, kandırmak, aldatmak sebebiyleise, şeytan buna daha lâyıktır. Görülüyor ki, insana mahsus olanözellikler ve meleklerin mescûdû husûsiyeti, ondaki muhabbet cevheri veaşk ateşidir. Bu, insanoğlundan başka hiçbir canlıya verilmemiştir.”

1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.9, s.333
2) Târih-i Bağdâd; c.14, s.316, c.8,s.393
3) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.23
4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49.Baskı) s.1169
5) Kıyâmet ve Âhiret; (5. Baskı) s.194
6) İslâm Ahlâkı; s.436
7) Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.331
8) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.70
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3,s.337




Yazdır




ZÜNNÛN-İ MISRÎ kabir adresi ile ilgili bilgileri
aşağıdaki bölüme yazıp siteye ekleyebilirsiniz.


Bu sayfayı arkadaşına gönder.
e-Posta Adresin
Arkadaşının e-Posta Adresi


Sponsor Bağlantılar


En Çok Okunanlar

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (3782)
AHMED AMİŞ EFENDİ (2066)
SEYYİD AHMED-İ KEBÎR ER-RUFÂÎ (2039)
BABA TÂHİR URYÂN (1990)
HACI DURSUN EFENDİ (1889)
EVHADÜDDÎN KİRMÂNÎ (1675)
ARAB BABA (1631)
MERKEZ EFENDİ (1562)
ESKİCİ MEHMED DEDE (1554)
BEHRULLAH EFENDİ (1500)

En Son Okunanlar

YÛSUF HARPÛTÎ (631)
YÛSUF MAHDÛM (349)
MUHAMMED İSMÂİL (286)
FÂTIMA-İ NİŞÂBÛRİYYE (288)
ZEYNEDDÎN-İ HÂFÎ (292)
YÛNUS EMRE (326)
YAZICIZÂDE MUHAMMED EFENDİ (540)
YÂKÛT-İ ARŞÎ (255)
ABDÜRREŞÎD SÂHİB FÂRÛKÎ (306)
YAHYÂ EFENDİ (532)

Rastgele

EDEBÂLÎ (Üdebâlî) (329)
MÛSÂ SEDRANÎ (247)
MUHAMMED KÂMİL EFENDİ (352)
AYDERÛSÎ (280)
KALBURCU ŞEYHİ (Ahmed Dede) (508)
ALİ EL-MASÎSÎ (244)
MİSÂLÎ BABA (Gül Baba) (316)
TAKIYYÜDDÎN SÜBKÎ (274)
HUZEYFETÜ`L-MER`ÂŞÎ (248)
ZEMZEM-İ HÂSSA (354)

En Çok Oylananlar

MERKEZ EFENDİ (5,0)
HACI DURSUN EFENDİ (4,0)
ABDULLAH BİN ABDÜLAZÎZ (OSMAN) EL-YUNEYNÎ (2,0)


Evliyaullah.net oluşturulurken İhlas Evliyalar Ansiklopedisi'nden de faydalanılmıştır.
Evliyaullah.net'teki hatalı olduğunu düşündüğünüz ya da yayınlanmasını istediğiniz bilgiler varsa, lütfen iletişim sayfamızdan bizimle temas kurunuz.

banasiteyap.net Evliyaullah.net © 2008 - 2012