Hindistanevliyâsının büyüklerinden. 1196 (H.592)`da Rebîülevvel ayının ondokuzuncu Cumâ gecesi Hirat`ta doğdu. 1291 (H.690)`de vefât etti. İsmi,Ali Ahmed Sâbir bin Şah Abdürrahîm`dir. Mahdûm Ali Ahmed Sâbir diyetanınmıştır. Lakabı Alâeddîn`dir. Annesi asil bir âileye mensûbtu.Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker`in kız kardeşi olan bu hanım, 1175 (H.571)`deŞah Abdürrahîm hazretleri ile evlendi. Abdürrahîm Efendi, Gavs-ül-a`zamAbdülkâdir-i Geylânî`nin torunu idi. Abdürrahîm Efendi, evlendiktensonra Bağdâd`dan gelen hocası Muhammed Ebü`l-Kâsım ile Hirat`a yerleşti.
Alâeddîn-i Sâbir hazretlerinin annesi sıksık Peygamber efendimizi rüyâsında görürdü. Alâeddîn-i Sâbir annekarnında iken bir rüyâsında Peygamber efendimiz annesine doğacakçocuğun ismini Ahmed koymasını emir buyurdular. Kısa bir zaman sonrahazret-i Ali efendimiz rüyâsında annesine, ismini Ali koy dedi. Her ikiemre de uyarak doğumundan evvel Ali Ahmed ismi kondu. Doğumundan sonraise velîlerden biri, Alâeddîn ismi konmasını teklif etti. Böyleceismine Alâeddîn de dendi.
Ahmed Sâbir hazretlerinin kerâmetleridoğmadan önce görülmeye başlandı.
Birgün muhterem babaları Şah Abdürrahîm,seccâde üzerinde kendinden geçmiş bir hâlde, sabahın erken saatlerindeoturuyordu. Âniden koskoca bir yılan, tavandan önüne düştü. Gözleriniaçar açmaz, koskoca yılanın önünde ikiye bölünmüş hâlde yatar vaziyettedurduğunu gördü. Hâdiseyi göstermek için hanımını uyandırdı. Hanımı da;
Bir rüyâ görüyordum. Alâeddîn Ali Ahmedbana; Bu günden îtibâren hiç bir yılan, bizim âilemizden veya bizimevlâtlarımızdan hiç birimizi ısırmıyacaktır. Bugün dünyâdaki yılanlarınşâhını öldürdüm. Yılanlar bana neslimizden hiç kimseye zararvermiyeceklerine dâir söz verdiler. dedi.
Doğum esnâsında ebe, abdestsiz olarakçocuğu tutmak istediğinde, elleri ve vücûdu ateş gibi olup, titremeyebaşladı. Annesi çocuğa abdestsiz değmemesini, onun çok mübârek birçocuk olduğunu söyledi. Ebe gidip abdest aldıktan sonra çocuğadokunabildi ve onu kucağına aldı. Çocuğu yıkayacağı zaman, çocukgözlerini açtı. Evin damına baktı. Evin üstü açılıp gökyüzü göründü.Aynı anda kırmızı bir bulutun, çocuğun üzerine doğru indiği, sonrasemâya açılan damdan yükseldiği görüldü. Bu evle birlikte Hirat`dakibütün evlerin kokusu değişti. Bütün şehir güzel kokulara gark oldu.
Doğumundan îtibâren Alâeddîn-i Sâbir, birsabır nümûnesi olarak görüldü. İlk altı ayda, kırk gün annesinin sütünüemmedi. Bir yaşına kadar, diğer altı ay içinde 15 gün oruç tutar, 15gün süt emerdi. Üç yaşında ana sütünü terk ederek, ara sıra küçük birparça arpa ekmeği ve Hindistan`a mahsus bir çeşit nohut ekmeği yerdi.Konuşmaya başladığında, ilk söylediği söz; Lâ mevcûde illallah(Allahüteâlâdan başka hiçbir şey yoktur) oldu. Beş yaşında iken, mübârekpederi vefât etti. Bunun üzerine bir sene konuşmadı. Yedi yaşında ikenmuntazaman hergün oruç tutmaya başladı. 4 ilâ 5 günde bir, biraz kuruekmek kırıntısı yerdi. Bu yaşında teheccüd namazı kılardı ve kendisinitamâmen Allahü teâlâya verirdi. O yaşında dahî, annesinin ısrârlarınarağmen karyolada hiç yatmadı.
Annesi; Yavrum neden bu kadar sıkımücâhedeyi nefsin ile uğraşmayı bu yaşında yapıyorsun? dedikte;Sevgili anneciğim elimde değil, kendimi Allahü teâlânın aşkında yakmakistiyorum. Böyle yaşamak hakîkaten hoşuma gidiyor. buyurmuştur.
Babası Şah Abdürrahîm`in bu dünyâdanayrılma zamânı geldiğinde, mîdesinde çok şiddetli bir ağrı başgösterdi. Halk, Ali Ahmed`e babasının iyileşmesi için duâ etmesinisöylediklerinde, onlara; Resûlullah efendimizi gördüm. Cennet-i âlâdababamı görmeye hazır idiler. Ve buraya, ellerinde Cennet elbiseleri ilegelen meleklerin seslerini duyuyorum. Babamı götürmek üzere geliyorlar.Şimdi duâ etmenin hiçbir faydası yoktur. dedi. Sözlerini bitirirbitirmez muhterem pederi, rûhunu teslim etti ve bütün ev değişik birkoku ile doldu. Bu güzel koku dünyâ kokularına benzemiyordu.
Babası Abdürrahîm`in vefâtından sonra,annesi ile birlikte zor günler geçirdiler. Fakat bu asîl hanım, hiçkimseden yardım istemedi. Bu zaman zarfında Ali Ahmed, sâdece su içerve şâyet varsa dört veya beş günde bir, biraz ekmek kırıntısı yerdi. Bukadar fakirlik zamânında bir gün, Ali Ahmed çok büyük bir açlıkhissetti. Annesinden yemek için bir şeyler istedi. Annesinin pişirecekbir şeyi yoktu. Öğle namazından sonra Ali Ahmed tekrar yemek istedi.Annesi, su dolu tencereyi ateşe koyarak yemek pişirir gibi yaptı.İkindi namazına kadar sabrettikten sonra; Yemek ne oldu? diye sorduğuzaman, henüz pişmedi, dedi. İkindi namazından sonra dayanamayıp,kendisi kapağı kaldırdı. Tencerenin içi pilavla dolmuştu. Annesinedönerek; Anneciğim, pilav olmuş. dedi. Annesi, hayretler içerisindekoşarak geldi. Pilav daha önce hiç kokmadığı hâlde, şimdi değişik vegüzel bir kokuya sâhipti.
Ali Ahmed yemeğini bitirdiği zaman,annesi oğlunu Muhammed Ebü`l-Kâsım`a gönderdi. Ebü`l-Kâsım hazretlerinede durumu anlattı. Pilavdan biraz götürüp kendisine gösterdi.Ebü`l-Kâsım hazretleri pilavdan tattı. Annesi; Oğlumu, dayısıFerîdüddîn-i Genc-i Şeker`e teslim edeyim mi? dedi. Ebü`l-Kâsım, diğertalebelerle istişâre etti. Hepsi kabûl ettiler.
Hirat`dan yola çıkan Ali Ahmed, annesi,Muhammed Ebü`l-Kâsım Gürgânî ve Alîmullah Ebdâl, Hansî`ye 6 Nisan 1205(H.601)`de vardılar. Büyük evliyâ Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker ilk bakıştaAli Ahmed`in alnında parlayan nûru gördü. Kızkardeşine, böyle nâdîdebir cevheri kendisine getirdiği için teşekkür etti. Bakımını ve ilimöğretilmesi işini üzerine aldı. Böyle bir talebenin kendisine gelmesevincinden vecde gelip, kendinden geçti. Bir zaman vecd içindekaldıktan sonra, kızkardeşi; Onu sizin hizmetinize getirdim. İnşâallahkabûl edersiniz sevgili kardeşim. dedi. Ferîdüddîn-i Genc-i Şekerhazretleri buyurdular ki; Biz, Ali Ahmed`den, onun doğum ve ileridekihâllerinden zâten haberdâr idik. Üç sene içinde yanımızda ilminitamamlayacak. cevâbını verdi.
Ali Ahmed, verilen dersleri çok kısa birzamanda öğrendi. Oruç tutuyor ve mücâhede yaparak nefsini terbiyeediyordu. İlim tahsilini üç senede tamamladı. Tahsilini tamamladığısırada annesi, onu dayısının yanında bırakarak, kardeşinden Hirat`adönmek üzere izin istedi ve; Sevgili kardeşim! Ali Ahmed`im oruçtutmayı çok sever. Lütfen göz-kulak olunuz, açlıktan ölmesin. Yaşarsam,on iki sene sonra geri gelip düğününü yaparız. dedi. Ferîdüddîn-iGenc-i Şeker tebessüm buyurdu. Kardeşinin gönlünü yapmak için, AliAhmed`i yanlarına çağırdı ve ona mutfağın yemek dağıtım vazîfesiniverdi. Kız kardeşi buna memnun oldu. Sabah ve akşam namazlarındansonra, Ali Ahmed, fakirlere yemek dağıtırdı. Sonra hücresine çekilir,mücâhede yâni nefse zor gelen nefsin istemediği şeyleri yapardı. Yemekyiyenler, Ali Ahmed Sâbir`in vazifeyi aldığı günden beri, yemekdağıttığı hâlde kendisinin hiç yemek yediğini görmediler.
Birgün Ferîdüddîn Genc-i Şeker hazretleriAli Ahmed`in hücresinde ağladığını duydu. Yemek dağıtımından sonra, onubulup ağlama sebebini sordu. Ali Ahmed Sâbir; Allahü teâlâ, bizi dünyâhayâtından ayırdı. Velîlerin ve Ricâl-ül-gayb ismi verilen evliyânınhâricinde hiçbir insan yanıma gelmeyecek. Yoksa, evliyâlık yolundailerlemem mümkün olmaz. Allahü teâlânın muhabbeti beni kapladı. Allahüteâlâ merhamet eylesin. İleride benim için daha neler olacak. Allahüteâlânın takdîrinden kaçılmaz. O`nun irâdesine mûtîyim, tâbîyim. dedive hücresine çekildi.
Günlerce odasında murâkabe ve nefsinihesâba çekti. 16 Ocak 1226 (H.623)`de Ferîdüddîn-i Genc-i Şekerhazretleri, Ali Ahmed Sâbir`in hücresine girdi. Kendisini derin birmurâkabe hâlinde buldu. Yüksek sesle sağ kulağına, yedi defâ Kelime-itevhîd okudu. Ancak yedincisinde gözlerini açabildi. Kendisini dışarıyaçıkardı. Önceden hazırladığı kürsüye oturtarak takkesini ve hırkasınıgiydirdi. Vekîli olduğunu herkese ilân etti.
Daha sonra Ferîdüddin-i Genc-i Şeker,yeğeni AliAhmed Sâbir`i İslâmiyetin zayıfladığı Kalyâr`a (Gvâliyar)gönderdi. Ahmed Sâbir 14 Şubat 1253 (H.650) günü Alîmullah Ebdâl ilebirlikte Kalyâr`a hareket etti. Oraya vardığında Ebü`s-Samed binAbdülvâhid bin Kutbiddîn Ensârî`nin evinde kaldı. Ertesi gün, Kalyar`avazîfeli olarak geldiğini, câmide herkese duyurdu. Musammad Gülzâdî ve36 yaşındaki oğlu Behaeddîn ve Cemal Rohagar isimli bir komşusu,Alâüddîn-i Sâbir`in ilk talebeleri oldular. Her ikisi de bu beldedekiinsanlara doğru yolu bildirmekle vazîfelendirildiğini bildirirkenoradaydılar. Onlar, Sâbir hazretlerini desteklediler. Ancak diğerlerialdırış etmeyip dağıldılar.
Ertesi gün, Kalyâr Câmiinde vâz ederek,kendisinin Kalyâr halkına imâm olarak gönderildiğini tekrar bildirdi.Ama halk;
Bizim rehberimiz Kur`ân-ı kerîm,imâmımız Kâdı Tabrak Rûfî`dir. Bu geleneği değiştirmeyiz. dediler.Alâeddîn-i Sâbir, kendisini vazîfelendirenin ve gönderenin,Sultân-ül-Evliyâ Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker olduğunu söyledi. Halk, yinedağıldı. Sonra durumu Kâdı Tabrak`a haber verdiler. Cumâ günü KâdıTabrak, Cumâ namazına geldi. Alâüddîn-i Sâbir hazretlerine;
Sen bizim kutbumuz isen, üç ay öncekaybettiğim keçim hakkında bana bilgi ver. Şâyet bunu yapabilirsenkutub olduğuna inanacağım. dedi. Alâeddîn-i Ahmed, gökyüzüne bir anbaktı ve sonra buyurdu ki:
Şehirde keçinin etini yiyenlergelsinler. Yoksa onları isimleriyle çağıracağım. Birkaç dakikaiçerisinde câmide 27 kişi öne çıktı. Hayretler içinde kalmışlardı.Sâbir hazretleri sordu:
Kâdınızın keçisini, nerede kestiğinizisöyleyin. Yoksa ben söylemek zorunda kalacağım. Hepsi hâdiseyi inkâretmeye başladılar. Mahdûm Ali Ahmed Sâbir, Kâdı Tabrak`la birliktecâmiye gelen bir şahsa;
Keçiyi ismiyle çağır. dedi. O da;Hirmana! diye bağırdı. O anda yirmi yedi kişinin karnından şöyle birses geldi:
Ben, bunların mîdelerine taksim olundum.Bunlar beni, geceleyin Sadrak kuyusunun kenarında kestiler, artıklarımıve kemiklerimi taşa bağlayıp, kuyunun dibine attılar. Etimi kızartıpyediler. Bu kerâmete şâhid olanlar, Sâbir`in Kalyâr imâmı olduğunukabûl ettiler. Kâdı Tabrak ise;
Bu, büyücüdür. Yaptığı kerâmet değildir,büyü aldatmasıdır. dedi. Zayıf karakterli vâli Zamvan, fikirdeğiştirip Mahdûm Sâbir`e;
Sen bir büyücüsün, yaptıkların büyüdür.dedi. Sâbir hazretleri:
Elhamdülillah! Bu fakîr, Resûlullahefendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, bir sünnetine uydu. O`nabüyücü dedikleri gibi, bize de diyorlar. dedi. Daha sonra câmiyi terkederek, Muhammed Gülzâdî`nin evine gitti. Orada olup bitenleri birrapor hâlinde yazarak Alîmullah Ebdâl ile, Ferîdüddîn-i Genc-i Şekerhazretlerine gönderdi.
Alîmullah Ebdâl, Ferîdüddîn-i Genc-iŞeker`e raporu verdi. O da bir fetvâ hazırlayarak, Resûlullahefendimizin mânevî tasdîki ile Kâdı Tabrak`a gönderdi. Kâdı Tabrak,fetvâyı aldığı zaman yırttı ve Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker`e şöyle yazdı:
Rehberimiz Kur`ân-ı kerîm`dir. Uzunzamandır Kalyâr`ın imâmeti bizdedir. Bunu hiç kimseye siz emrettinizdiye veremeyiz. Sizin emirlerinizin bizim için bir mânâsı yoktur.Resûlullah efendimizin doğrudan emri gelirse, halîfenizi imâmımızolarak kabûl edebiliriz. Mektup ve yırtık fetvâ, Ali Ahmed Sâbir`e,Safrat isimli kadının hizmetçisi ile getirildi. Çok üzülen Alâüddîn-iSâbir, Safrat`a;
Mâdem ki o, bizim hocamızın fetvâsınıyırtmıştır, biz de onun ismini Levh-il-mahfûzdan yırttık. Ve bugündenîtibâren bilsin ki, kendisi ve ona tâbi olanlar, kıyâmete kadarcezâlanacaklardır dedi. Alâeddîn-i Sâbir, hâdiseleri aynenFerîdüddîn-i Genc-i Şeker`e iletti. Yırtılmış fetvâ ve mektup,Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker`in eline varınca, odasına kapanıp, on üç günsonra çıktı. Kalyâr vâlisi Zamvan`a, şöyle bir mektup yolladı:
Allahü teâlâ, sizlere Kalyâr`a vâliolmak nasîb etti ise, Ali Ahmed`in de imâm olmasını takdîr eyledi.Kendisini imâm tanımanız ve itâat etmenizi tavsiye ederim. Siz, AliAhmed`in, isimlerinizi Levh-il-mahfûzdan yırttığını bilmiyorsunuz?İmâmınızı kabûl etmez iseniz, Allahü teâlâ size gazâb eder. Kabûlederseniz Allahü teâlâ ve O`nun Resûlü hoşnûd olur. Kâdı Tabrak ileberâber, Ali Ahmed`e büyücü demişsiniz. Bunları unutunuz. BenimAhmed`im, Allahü teâlânın sevgili kullarındandır. Size imâm olarakvazîfelendirilmiştir.
Bu fakîr ilâve ederim ki; Kâdı Tabrak,Ali Ahmed`e hürmet ve itâat etsin. İtâat etmezse, Allahü teâlâya isyânetmiş olur. Allahü teâlâ, kendine isyân edenleri cezâlandırır.Cezâsının ne kadar acı olduğunu herkes bilir. Ayrıca, yazmaya,anlatmaya lüzum yoktur. Alâüddîn-i Sâbir`in babasının ismiAbdürrahîm`dir. Onun babası Abdülvehhâb Seyfüddîn, onun babasıGavs-ül-A`zam Abdülkâdir Muhyiddîn Geylânî`dir. Ne yazık ki, evlâd-ıResûl varken, siz Kalyar halkı, başkalarının imâmetini tercihedersiniz. Tövbe ediniz ve Allahü teâlâdan korkunuz! Resûlullahefendimizin evlâdına hürmet, hepimize lâzımdır. Tekrar ederim, itâatetmezseniz, hepiniz helâk olursunuz. Allahü teâlâ;
Resûlullah`aitâat, Allahü teâlâya itâattir. buyuruyor. Şimdi itâat etmek veetmemek sizin mesûliyetinizdedir. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, mektubunumühürledi ve;
Kıyâmüddîn Zamvân`a götür. dedi.Mektup, Kıyâmüddîn Zamvân`a gittiğinde, Kalyâr`ın ileri gelenleriyleberâber Kâdı Tabrak da oradaydı. Zamvan, mektubu alır almaz AlîmullahEbdâl`e sordu:
Ferîdüddîn hazretlerinin yanından nezaman ayrıldın?
Öğle namazını onlarla kıldım. İkindinamazını Kalyâr`da Mahdûm AliAhmed Sâbir ile kıldım. dedi.
Bu kadar uzun yolu, bu kadar kısazamanda nasıl geldin? dediler. Mahdûm Ali Ahmed Sâbir`in kerâmetiile. Siz de itâat ederseniz, sizde de böyle hâller zuhûr edebilir.dedi. Ve hepsi şaşırdılar. Zamvan ve Kâdı yine kendi nefsî arzularınauyup, Sâbir hazretlerini kabûl etmediler. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker`inmektubunu yırttılar. Alâeddîn-i Sâbir kendilerine gönderilen mektubualınca;
Hocamın mektubunu oku bakalım. dedi.Hocalarının cevâbı bir cümleden ibâretti: Kalyâr sizin keçinizdir.İster sütünü için, isterseniz etini yiyin.
Hocasından mektupla emri alan Alâeddîn-iSâbir hazretleri, Kur`ân-ı kerîmden bâzı âyet-i kerîmeler okudu. Hemsemâya, hem de yeryüzüne baktı. İşte o anda zelzele başladı. Tekrar birzelzele daha oldu. Bu, birincisinden daha şiddetli idi. Kalyâr halkıkorku içinde idi. Üçüncü defâ zelzele olduğunda, Kalyâr Vâlisi Zamvan,doğruca Kâdı Tabrak`a gitti:
Bu garib zelzelelerin sebebi neolabilir? Bana öyle geliyor ki, bunun sebebi, Ali Ahmed`i kabûletmeyişimizdir. Bütün şehir yerle bir olacak. dedi. Ama Kâdı:
Kalyâr`da yaşlı bir büyücü kadın vardır.İsmi, Cugla Nasrat`tır. Yunanlıdır, büyü yapmakta üstüne yoktur. Buzelzele işini kendisine bir danışalım. dedi. Zamvan doğruca ona gidipzelzelenin sebebini sordu. Kadınla konuşurken, dördüncü defâ zelzeleoldu. Kadın dedi ki:
Efendim! Bu büyü, sizin Kalyâr Kutbuzannettiğiniz yeni gelen kimsenin büyüsü olsa gerektir. Bana emirverirseniz, büyü yaparak bir değil, birkaç defâ zelzele olur. Zamvan`ainandırmak için büyü yapıp, zelzele olmuş gibi gösterdi. Herkes dezelzele oluyor sandı. Kadının büyüsü Zamvan`ı rahatlattı. Cumâ günüMahdûm Ali Ahmed câmiye, Kâdı Tabrak ve Zamvan`dan evvel gitmişti.Yanında sâdece Alîmullah Ebdâl ve Behâeddîn vardı. Mihrâba geçipoturdu. Kâdı Tabrak gelip;
Orayı bana boşalt! dedi. Alâeddîn-iSâbir hazretleri;
Üzerime gelmemenizi tavsiye ederim.Yoksa, bütün şehir halkıyla berâber helâk olursunuz. Siz ve sizi tâkibedenler, kıyâmet gününe kadar pişmanlık çekerler. buyurdu.
Kâdı Tabrak dinlemeyip reddetti ve;Neden hep ısrâr edip duruyorsun? Hiç birimiz seni kabûl etmiyoruz.Seninle karşılaşıp başa çıkması için bir kadın bile tuttuk. dedi. Buson sözünden sonra Mahdûm Sâbir, mihrâbdan çekildi. Câminin açıkavlusuna çıktı. Yanında Alîmullah ve Behâeddîn de vardı. Hiç kimse,onlara namaz kılacak yer açmadı. Hattâ
Allahü teâlânın busevgili kulu, câminin dış merdivenlerine kadar itelendi. Cumâ namazıbaşladı. Cemâat rükûya gitti. Alâeddîn-i Sâbir hazretleri de
rükûyaeğildiğinde, âniden câminin duvarları rükûya giderek cemâatin üzerineyıkıldı. Bütün şehir sallandı. Câminin dışındakiler koşuyorlardı.Musammad Gülzâdî evinden çıkarak, namaz için gelen oğlunu aradı. MahdûmSâbir ona dedi ki:
Oğlunuz merdivenin altındaki boşluktagömülü kaldı. Alîmullah Ebdâl, kendisini getirsin. Behâeddînkurtarıldıktan sonra, Alâeddîn-i Sâbir hazretleri, Gülzâdî`ye buyurduki;
Bir gün içinde, Kalyâr`dan altı miluzağa gidiniz. Sevdiğiniz akrabâlarınızı ve arkadaşlarınızıberâberinizde götürünüz. Allahü teâlânın azâbı henüz bitmedi. Ondansonra kuvvetli zelzeleler olmaya başladı. Kalyâr şehri yerle bir oldu.Bu kuvvetli zelzeleler üç yere tesir etmedi: 1) Mahdûm Sâbir`in içindebulunduğu 50 kilometrekarelik saha, 2) Şehîd kabirleri, 3) MusammadGülzâdî`nin evi. Kalyar, dört gün durmadan sallandı. Allahü teâlânınevliyâsını inkâr edenler ve büyücü diyenler böylece cezâlarını görmüşoldular. 1253`den 1501`e kadar Kalyâr harâb olarak kaldı. 1501`deKutbulâlem Abdülkuddûs Gengûhî, (Alâeddîn Sâbir`in 7. halîfesi)Alâeddîn Sâbir hazretlerinin kabrine, bugün mevcud olan türbeyiyaptırdı. Sâbir hazretlerinin bu türbesi, Kuzey Hindistanlıların veSultan İbrâhim Lodî`nin ricâları ile olmuştur. Geçirdiği tahrîbattansonra Kalyâr, 250 sene daha eski parlak günlerine geri dönemedi.Zelzele olan 24 kilometrekare bölgeye hiç kimse giremedi.
Kalyâr fâciasından sonra, SultanNâsırüddîn Mahmûd çok korkmuştu. O zamanlar Delhi`de bulunan Sultan,vezîrini, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine yolladı. Yazdığıilticâ yazısı kısaca şöyledir:
Kıymetli efendim! Kalyâr fâciasınıişittim. Çok müteessir oldum. Kıyâmüddîn Zamvan`a benzemektenkorkuyorum. Bu sebeple size sığınıyorum. Lütfedip emir vetâlimâtlarınızı gönderirseniz, onlara göre hareket ederim.Gönderdiğiiltica mektubuna karşı, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, sultanın veâilesinin ilticâsını kabûl etti. Ancak Kalyâr`ın harab olmuş arâzisinekimsenin girmemesini ve Delhi`deki halîfesi Nizâmüddîn-i Evliyâ`nınteveccühlerine
kavuşup
gönlüne girmesini tenbih etti.
Şemsüddîn-i Türkî, Alâeddîn-i Sâbir`in enbüyük talebesidir. Çünkü o zaman, Kalyâr`ın zelzele geçirmiş korkulutopraklarına kimse yaklaşamıyordu. Kendisi Türkistan`dan geldiğindeKalyâr fâciasından yedi sene sonra, yirmi bir talebe arkadaşıylaAcudhân`a gitti. Şemsüddîn`in niyeti, Genc-i Şeker`e talebe olmaktı.Genc-i Şeker ise;
Şemsüddîn! Alâeddîn`e git. Sana lâzımolanı o verecektir. buyurdu. Şemsüddîn ve arkadaşları, Kalyâr`a doğruyola çıktılar. Zelzele sâhasına kadar geldiler. Oradan içeriye, değilinsanlar, kuşlar bile geçmiyordu. Cemâleddîn Ebdal, Alâeddîn-i Sâbiradına zelzele hudûdunda misâfirleri karşıladı. Şemsüddîn;
Bu tehlikeli bölgeye nasıl girecek ve obüyük velînin ellerini nasıl öpeceğiz? diye sorunca, Cemâleddîn;
Merak etmeyin, birazdan Alîmullah Ebdâlgelip size yardımcı olacak. dedi. Bu arada Alîmullah Ebdâl geldi vemisâfirleri Alâüddîn-i Sâbir`e götürdü. Kendisini cezbe hâlindebuldular. 22 gün ve gece Mahdûm Sâbir aynı vaziyette kaldı. Sâdecenamaz vakitlerinde namazını kılıyor, eski durumuna tekrar geliyordu.Alîmullah Ebdâl, misâfirlerinin geldiğini söyliyecek bir fırsatbulamadı. Bu zaman zarfında, Şemsüddîn hâriç, diğer bütün talebelerAcudhân`a döndüler. Şemsüddîn, Alâeddîn Ahmed`in bu zaman dünyâyı vekendi fizîkî ihtiyaçlarını unutarak, kendinden geçmiş hâlde kalmasınıbüyük bir hayranlıkla karşıladı. Zavallı arkadaşlarının ayrılışından oniki saat sonra Alâeddîn-i Sâbir kendine geldi ve;
Şemsüddîn! Seni hocam Ferîdüddîn-iGenc-i Şeker gönderdi değil mi? diye sordu. Şemsüddîn;
Siz, daha iyi bilirsiniz efendim! dedi.Sabir;
Allahü teâlânın güneşi semâda, bufakîrin güneşi ise yeryüzündedir. buyurarak, Şemsüddîn`e Şems`ül-Arz,yeryüzünün güneşi ünvânının verileceğini bildirdi.
Mahdûm Ali Ahmed Sâbir, Şemsüddîn`italebeliğe kabûl etti. Kendisi ile birlikte üç gün kalmasını, dahasonra Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker`e gitmesini, vefâtına kadar onunyanında kalmasını emretti. Sonra yine tefekküre daldı. Müteâkib üç güniçinde, kendisi ile konuşmak mümkün olmadı. Üç gün sonunda, AlîmullahEbdal ile birlikte Acudhân`a doğru yola çıktılar.
Şemsüddîn, Ferîdüddîn-i Genc-i Şekerhazretlerine, geldiğini söylediği zaman;
Alâeddîn-i Sâbir`in hizmetinden nedengeri döndün? buyurdu. O da;
Size gelmemi emretti efendim! dedi. Ozaman;
Git, ormandan odun topla ve sat.Nafakanı temin et. Gündüz riyâzet çekerek nefsini terbiye edeceksin,geceleri ise kendini Allahü teâlâya vereceksin. buyurdu. Şemsüddîndört sene bu işe devâm etti. Bâzan satacak odun bulamaz açlık çekerdi.Genc-i Şeker`in vefâtına kadar emredildiği şekilde hareket etti.
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker`in vefâtındansonra, Şemsüddîn, Acudhân şehrinden çıkıp Kalyâr`a geldi. HocasıSâbir`i aynı ağacın altında, aynı şekilde tefekkür hâlinde gördü.Korkusundan yanına yaklaşamayıp arkasında bekledi. Alâeddîn-i Sâbirkendisine gelince sordu:
Şemsüddîn! Geldin mi?
Evet efendim! Emrinizi bekliyorum.dedi. Alâeddîn-i Sâbir, kendi eliyle hırkasını giydirdi ve sarığınıŞemsüddîn`in başına koydu ve tekrar tefekkür hâline döndü. BöyleceŞemsüddîn`in hilâfeti tasdîk olundu.
Alâeddîn-i Sâbir, zaman zaman murâkabehâlinde aynı ağacın dalına tutunur, sağ eli semâda, gözleri semâda teknoktada, öylece dururdu. Ezân okununca talebesine dönerek;
Şemsüddîn! Dînimiz ne güzel; insanı,Allahü teâlânın huzûruna çağırıyor. der, onu imâmete geçirirdi. Bâzan;
Şemsüddîn! Yiyecek bir şey var mı? diyesorardı. Talebesi ona bir ağacın meyvesinden verirdi. Dudaklarınadeğdirir ve atardı. Talebesi de onları bereketlenmek için toplar,saklardı.
Alâeddîn-i Sâbir, 1285 (H.684) senesindeŞemsüddîn`e altı senelik mücâhedeye girmesini emretti. Buna Habs-ıKebîr denir ve bir kabrin içinde yapılırdı. Alâeddîn-i Sâbir de bunuyapmıştı. Şemsüddîn
de;
Başüstüne efendim! dedi. Kabrin içinegirerek nefsini terbiye etmeye başladı. Bu mücâhededen çıktığındahocası ona buyurdu ki:
Şimdi Amber şehrine git. Alâeddîn-iHilcî`ye yardım et. Kaleyi zabt edin. Senin yardımın olmadan kaleyialamaz. Kaleyi aldığınız gün, ben vefât etmiş olacağım. Oda 16 Mart1291 Cumâ günü (H.690) nasîb olacaktır.
Şemsüddîn bu sözleri duyunca ağlamayabaşladı. Dedi ki:
Efendim, cenâze hizmetlerinizi kimyapacak? Nereye defn olunacaksınız? Sizi kabre kim koyacak? Türbeniznasıl olacak? Hocası da;
Hizmetleri siz yapacaksınız. Allahüteâlânın ihsânı ve büyüklerimizin rûhâniyyeti yardımcınız olacak. Gaslederken vücûduma değmeyeceksin. Gasl esnâsında gözlerini açmayacaksın.Cenâze hizmetleri kendiliğinden yapılacaktır. buyurdu.
Şemsüddîn, hocasının emrini yerinegetirmek için Amber Kalesine gitti. Amber Kalesinin düşüşünden sonra,askerlerin arasından gizlice ayrıldı. Yolda Alîmullah Ebdâl ilekarşılaştı. Alîmullah ağlıyordu. Buyurdukları gibi, Alâeddîn-i Sâbir`inaynı târihte vefât ettiğini öğrendi.
Kalyâr`a vardıklarında, Şemsüddîn,Alâeddîn-i Sâbir`in kendisine tenbih ettiği gibi gusl abdesti aldırttı.Her iş kendiliğinden oluyordu. Şemsüddîn, hocasının vücûdunadokunmuyordu. Cenâze namazı kılınacağı zaman, Şemsüddîn yalnız olduğunugörerek çok üzüldü. O sırada Sâbir`e benzeyen bir atlı, dört nalayanına geldi. Yüzünde bir tül, elinde bir mızrak vardı. Şemsüddîn`inyanına gelip;
Şemsüddîn dikkat et! Namaza daha durma.deyip, atından hemen inerek imâmete kendisi geçti ve namaza durdular.Şemsüddîn selâm verdiği zaman, velîlerin ve kutubların, cenâze namazınaiştirak ettiğini gördü. Namazdan sonra cenâzeyi kabre koydular. Süvâriatına döndüğü zaman, Şemsüddîn;
Özür dilerim efendim! Kıymetli hocamıncenâze namazına katılan sizlerin isminizi öğrenebilir miyim? diyesordu. Süvâri, yüzündeki tülü çıkardı ve buyurdu ki:
Şemsüddîn! Bu cenâzenin cenâze namazını,cenâzenin kendisi kıldırdı. Şemsüddîn, süvârinin yüzüne baktığındaAlâeddîn-i Sâbir olduğunu gördü ve bayılıp yere düştü.
Alâeddîn-i Sâbir, Ferîdüddîn-i Genc-iŞeker hazretlerine lâyık bir talebe, onun tam bir vekîli, her hâliylekâmil bir velî idi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde emsalsiz idi.Haramlardan, şüphelilerden, dünyâya düşkün olmaktan, dünyâya düşkünolanlarla berâber bulunmaktan çok uzak, kendi hâlinde yaşayan biri idi.Allahü teâlânın aşkıyla kendinden geçmiş bir hâlde bulunurdu. Ettiğiduâ hemen kabûl olunurdu. Ağzından ne duâ çıkarsa, cenâb-ı Hak onukabûl ederdi. Yaptığı duânın kabûl edildiği hemen görülürdü. Her anAllahü teâlâ ile meşgûl idi. Bir an O`ndan gâfil, O`nu unutmuş olmazdı.Öyle yüksek bir velî idi ki, değil insanlar, vahşî hayvanlar ve kuşlarbile hizmetine koşardı. Bâzı vahşî hayvanlar gelerek, kuyruklarıyladergâhın önünü süpürürlerdi. Bunlar, olamıyacak şeyler değildir. Allahüteâlâ, evliyâsından dilediğine böyle ihsânlarda bulunur. Büyüklüğünü,üstünlüğünü anlıyamadığı için, kendisine îtirâz eden, bâzı insanlaroldu ise de, bunlar çeşitli hastalıklar sebebiyle, dayanılmaz acılarçekerek telef oldular. Sonunda, evliyâya karşı gelmenin cezâsınıdünyâda iken çekmeye başladılar. Allahü teâlânın velî kullarına diluzatan, büyüklüklerini inkâr edenlerin sonları, hep böyle felâketolmuş, ebedî felâkete sürüklenmişlerdir.
Alâeddîn-i Sâbir, Allahü teâlâyı tanıyanâriflerin büyüklerinden, ilmiyle âmil, fazîletler sâhibi, evliyâlıkyolunda çok yüksek mertebelere ulaşmış bir zât idi. Zamânında bulunanevliyânın baş tâcı, hakîkati arayanların yol göstericisi, zamânın süsüidi.
Alâeddîn Sâbir`in vefâtından sonratalebeleri ve kendisini sevenler, her sene, vefâtının sene-idevriyyesinde kabri yanında toplanırlar, mübârek rûhuna okurlar,büyüklüğünü, kerâmetlerini, kıymetli sözlerini anlatarak eski günleriniyâd ederlerdi. Böylece yeni tanıyanların muhabbetleri artardı. Busâyede, her sene Mahdûm Sâbir`in türbesi yanında binlerce insantoplanır. Onun rûhâniyetinden istifâde ederlerdi.
Bu vesîleyle, yakın ve uzak yerlerdenbinlerce ziyâretçinin toplandığı bir sırada, oralarda su sıkıntısımeydana geldi. İhtiyaç kadar su bulmak mümkün değildi. AlâeddînSâbir`in talebelerinden Mevlânâ Nûrullah, o günlerde rüyâsında hocasınıgördü. Kendisine;
Elde bulunan suyu, dergâh mescidininküçük deposuna doldurun. Oraya Cennet çeşmelerinden su akıtacağız.Böylece susuzluk çekmeyeceksiniz. buyurdu. Mevlânâ Nûrullah;
Peki efendim! deyip uyanıncasöylenileni yaptı. Bundan sonra hiç su sıkıntısı olmadı. O küçükdeponun suyu hiç bitmedi.
Yine bu toplantılardan birinde, MahdûmSabir`in dergâhında onun menkıbe, kerâmet, söz ve güzel hallerinintoplandığı
Hakîkat-i Gülzâr-ı Sâbir isimli eserden bâzıkısımlar okunuyordu. Zamânın meşhûrlarından bir çoğu da orada idi.Yalnız Mahdûm Sâbir`in dergâhında hizmetçi olan biri, kitabın bâzıyerlerine îtirâz etti ve îtirâz mahiyetinde çeşitli sorular sordu. Dahao anda bütün vücûdu cüzzâm illetine, hastalığına yakalandı. Pis piskokmaya başladı. Cemâattekilerin hepsi, bu hâdiseye şâhit oldular vekendisine;
Bu, Alâeddîn Sâbir`in hayatına âityazılara olan inançsızlığının cezâsıdır. O kimse tövbe edip pişmanolmasına rağmen, o hâliyle oracıkta vefât etti.
Birgün, Mahraca Lanjit Singh isimli biri,Kalyâr`a gelip dergahı yıkmak üzere, bir grup askerle Delhi`den yolaçıktı. Hâce`nin dergâhına yaklaştıkları sırada, askerlerin hepsiningözleri bir anda kör oldu. Felâketin sebebini anlayıp, Hâce Mahdûm`danözür dilediler ve onun talebelerinden oldular. Bundan sonra, Allahüteâlânın izni ile hepsinin gözleri açıldı. Eskisinden daha iyi görüroldular.
Hindistan`ı İngiliz işgâlinden sonraorada bulunan iki İngiliz ava çıkmışlardı. Avlanırken, Hâce Mahdûm`undergâhının yanına kadar geldiler. Avcılardan birisi, orada bulunan birmaymunu, hiçbir sebep yokken keyif için öldürdü. O anda kendisi deöldü. Öteki İngiliz çok korktu. Arkadaşının cesedini bırakarak kaçıpgitti.
Hindistan`da bulunan Meşhûr Ganj Nehriüzerinde bir kanal açılacaktı. Kanal planını hazırlamak vazîfesi birİngiliz mühendisine verilmişti. Bunun hazırladığı plâna göre kanal, tamHâce Mahdûm`un dergâhından geçiyordu. İnsanlar bu duruma karşı çıktı.Bütün karşı çıkmalara rağmen, İngiliz mühendis, Hâce Mahdûm`undergâhının yıkılması plânından vazgeçmedi. Kendisi, dergahın yakınındabir çadırda kalıyordu. Bir gece yatarken, birden kendisini, çadırınorta direğinde başaşağı olarak asılmış buldu. Görünüşte, içeri giren veçıkan olmamıştı. Sabahleyin durumu farkeden yardımcıları kendisiniçözdüler ve bunun, kendisine, Hâce`yi rahatsız etmemesine dâir bir îkâzolduğunu, dergâhı yıkmak kararından vazgeçmesini söylediler. Bu hâdiseüzerine çok korkan mühendis, Alâeddîn Mahdûm`un dergâhını yıkmakkararından vazgeçtiği gibi, her gittiği yerde, ondan hürmetlebahsetmeye başladı.
Mevlânâ Abdurrahmân Lüknevî, Ali Ahmed`indergahında çile çekiyordu. Çilesi kırk gün sürecekti. O günlerdedergâhta yemek hazırlanmıyordu. Açlıktan dayanamıyacak hâle geldiğizaman, Alâeddîn-i Sâbir`in mübârek kabirlerinde, kendi ve arkadaşlarıiçin duâ etti. Aynı akşam tanımadığı bir zât, ismini söyleyerek onuaradı.Abdurrahmân benim dediği zaman;
Senin ve iki arkadaşın için yemekgetirdim. dedi ve gitti. Yemeği âfiyetle yediler. Bu zât on üç günmuntazaman onlara yemek getirdi. On üçüncü gün dedi ki:
Şimdi sizin misâfirliğiniz bitmiştir.Size yarın yemek getirmeyeceğim. O ise bunu Alâeddîn Sâbir`den birişâret kabûl ederek çilesini bitirdi. Bir gün daha kalıp, Kalyâr`danPâni-püt`e gitti.
Bedayun`dan Kuli Şah anlatır (Bu kimseüçü yaya olmak üzere, yirmi bir kere hac etmiş çok mübârek bir zâttı):
Doksan yıl kadar önce, yolun tehlikelioluşu sebebiyle, Alâüddîn Sâbir`in kabrine ziyârete gelinememekteydi.Sâdece her tehlikeyi göze alabilenler gelebilmekteydi. Yiyecek içinherhangi bir tedbir alınmamıştı. Ziyaretçiler, yaban eriği, bâzımeyveler ve civârdan toplayabildikleri yiyecekleri yerler, iki veya üçgünden fazla da kalamazlardı. Her Cumâ gecesinde, bir arslanın dergâhıziyâret ettiği görüldü. Arslan bir kaç dakika kalıyor ve ziyâretçilerine ürkütüyor ne de zarar veriyordu.
Münşî Muhammed Hân Emblevî anlatır:
Yatsı namazı için abdest alıyordum.Alâeddîn-i Sâbir`in dergâhında, kabrinin başında, bir arslanı başıönüne düşmüş bir hâlde sessizce oturur gördüm. Durumu anlattığım zaman,bir çokları, arslanların sık sık buralara gelip gittiklerini söyledi.
Hâce Şerefüddîn Şah Pûrî, dergaha bâzanhanımı ile birlikte ziyâret için gelirdi. Kendisi bir parça ağırişitirdi. Hanımı diyor ki:
Alâeddîn Sâbir`in kabrinde bir arslangördüm. Durumu bilmeyenler kaçıştılar. Kocam arslana ne dikkat etti, nede yerinden hareket etti. Arslan, kabrin önüne geldi, edeble birkaçdakika bekledi ve çıkıp gitti. Arslan gittikten sonra, efendime durumusöyledim. Bana dedi ki:
Sen onu ilk defâ görüyorsun, ben çokdefa rast geldim. Mahdûm Sâbir`in kabr-i şerîflerinin önünde hiçkimseye zarar vermeye cesaret edemez.
Kemâl Şâh isimli bir zât anlatır:
Dergâhı ziyâretim esnâsında bir geceörtünüp, dergâhdaki câminin avlusunda uyumuştum. Birisinin üzerimdekiörtüyü çekiştirdiğini farkettim. Uyandığım zaman, bir dişi arslan ileyavrularını gördüm. Yavrularından birisi, neş`e içinde üzerimdekiörtüyü çekiştiriyordu. Biraz sonra dişi arslan yavrularını topladı.Gördüğüm manzaradan korkmuş olduğum için örtüyü sıkıca örttüm. Korkuiçinde gözlerimi kapadım. Fakat, Elhamdülillah, dişi arslan veyavruları, dergâhta hiç kimsenin kılına dokunmadan ormana doğrugittiler. Ben de rahat bir nefes aldım.
Mevlânâ Zâhirüddîn Embehtevî anlatır:
Bir arkadaşım vardı. Demiryolu işçisiidi. Kendisini sevmeyenlerin iftirâsına uğramıştı. Bana, MahdûmSâbir`in hürmetine Allahü teâlâya duâ etmemi söyledi. Ben de duâ ettim.Rüyâmda Mahdûm Sâbir`in, arkadaşımın düşmanlarınca hazırlanan iftirâyazısını yaktığını gördüm. Sonra;
Bu yanlıştır ve yakılmalıdır. buyurdu.Ertesi gün, iftirâcıların hazırladığı yazı bulunamadı. Netîcede,arkadaşıma hiçbir zarar yapamadılar.
Sâlim Ârif isminde bir zât, uzun birzamandır hasta idi. Arkadaşına bir mektupta; Mahdûm Alâeddîn-i Sâbir`inkabri yanında, hastalığı için duâ etmesini istirhâm ediyordu. Şöylediyordu:
Sizler, o büyüklerin kıymetini bir nebzede olsa anlamışsınız. Bizler, onların büyüklüğünü anlamaktan çok âcizinsanlarız. Onların merhametleri boldur. Ve herkesçe bilinir.Hastalığımdan çok muzdaribim. Kurtulmam için o mübârek kabrin ayakucunda duâ buyurmanızı istirhâm ederim. Daha sonra başından geçenleriarkadaşına yazdığı mektupta şöyle anlattı:
Ramazan ayı idi. Çok hasta idim. Ateşleriçinde yanıyordum. Orucumu ve ibâdetlerimi çok zor yapıyordum. 13 Mayıs1955 Cumâ günü idi. Yâni sizden mektupla duâ taleb edişimden bir haftageçmişti. Cuma namazını kılıp yatağa güçlükle ve bitkin bir hâlde düşüpkaldım. Biraz sonra kalbimden elime bir kitap alıp okuyunca iyiolacağım geçti. Kitap okurken âniden iyileştiğimi hissettim. Hiç birşeyimin kalmaması, tamâmen iyileşmiş olmam beni hayrete düşürdü ve çokşaşırdım. Birkaç gün sonra sizden ikinci bir mektup aldım. Hastalığımıniyi olduğu Cumâ günü yâni 13 Mayıs 1955 günü Mahdûm Sâbir`in kabrindeduâ ettiğinizi yazıyordunuz.
BURASIKİMİN KABRİDİR?
1857 senesinde Hindistan`da ayaklanmayatıştıktan sonra Kalyâr`da bulunan bir İngiliz subayı Alâeddîn Sâbirhazretlerinin dergâhına geldi. Yanında adamları ve polisler vardı.Ayakkabılarıyla dergâha girmek istedi. Hizmetçi Mansab Ali Hankendisini durdurarak;
Burası müslümanların mübârekvelîlerinden birisi olan Alâeddîn-i Sâbir`in kabridir. Lütfenayakkabılarınızı çıkarın. dedi. İngiliz subayı sinirinden kıpkırmızıoldu. Vurmak üzere kırbacını Mansab Ali Hana doğru kaldırdı. Tamvuracakken, Mansab Ali Han mâni oldu. Öfkesinden deliye dönen İngiliz,bütün hizmetçileri ve ziyâretçileri yakalamaları için adamlarına emirverdi. Hepsini isyân etmekle ithâm etti. Hizmetçilerden bâzılarıSâbir`in kabrine gelip, İngiliz subayını şikâyet ettiler. Aynı andaİngiliz subayı, mîdesini tutarak inlemeye başladı. Ağrısı gittikçeartıyordu. Adamlarına dönerek;
Burası kimin yeridir. dedi. Onlar da;
Burası, Mahdûm Alâeddîn-i Sâbir`indergâhıdır. dediler. İngiliz subayı yakaladıkları müslümanlarınserbest bırakılmasını emr ederek;
Görünüşe bakılırsa bu zâtı incittik.Beni Ruurhiye (Kalyâr`dan 5 mil mesâfede bir şehir) götürün. dedi.Oradan ayrıldılar. Fakat İngiliz subayı yolda öldü.
YÜZÜ KÖPEK YÜZÜ GİBİ İDİ
Alâeddîn-i Sâbir`in vefâtından bir zamansonra çeşitli hâdiseler meydana geldi. Bu esnâda Hâce Mahdûm Sâbir`inkabri bir müddet kayboldu. Yeri belli olmayacak hâle geldi. Birgün birkâfir, oradan geçerken, bir aydınlık gördü. Orası çok parlak görünüyor,hayvanlar bile o yere saygı gösteriyordu. Mezar kalıntılarından oranın,bir müslüman mezarı olduğunu anladı. İslâmiyete olan düşmanlığınınfazlalığı sebebiyle, hemen elindeki demir çubukla, orada bulunan sonkalıntıları da dağıtmak için hücûma geçti. Tam o esnâda, pencere gibibir şey gördü. İçeride ne var diye bakmak için pencereden başınısoktuğunda, boynunu tekrar dışarı çıkaramadı ve orada öldü. Hâce MahdûmSâbir o gece, kendisini tanıyan ve sevenlerden bâzılarına rüyâdagörünüp;
Burada bir köpek var. Ondan rahatsızoluyorum. Onu buradan uzaklaştırın! buyurdu. Gidip baktılar. Oradakafası yere gömülü biri vardı. Çıkardıklarında, o kâfirin yüzünün köpekyüzü gibi olduğunu gördüler. Bu hâdiseyi görenler, büyüklere hakâretetmenin cezâsının pek ağır olacağını bir defâ daha görüp anladılar.Bundan sonra, Mahdûm Sâbir`in kabri üzerine mükemmel bir türbe yapıldı.Bu muazzam türbe üzerine inip çıkan kırmızı bir nûru, uzun zaman herkesgördü. Feyz ve marifet kaynağı olarak etrâfına nûr saçmakta olan bumuazzam türbe, çok güzel muhafaza edilmiş olarak günümüze kadargelmiştir.
1) Siyer-ül-Aktâb; s.177
2) Siyer-ül-Evliyâ
3) Firdevs-ül-Vücûb
4) Sırr-ül-Ubûdiyyet
5) Hakîkat-ı Gülzâr-ı Sâbir
6) The Big five of India in Sufism;s.107
7) Ahbâr-ul-Ahyâr; s.75
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8,s.94