Anadolu`dayetişen büyük velîlerden. 1541 (H.948) yılında Şereflikoçhisar`dadoğdu. Bursa`da Muhammed Üftâde hazretlerinden feyz aldı. 1598 (H.1007)de Üsküdar`da câmi ve dergâh yaptırdı. 1628 (H.1038)`de vefât etti.Kabri, İstanbul Üsküdar`da kendi dergâhı yanındaki türbesindedir.
Mahmûd Hüdâyî, Fadlullah bin Mahmûd`unoğludur. Çocukluğu Sivrihisar`da geçti. Burada ilk tahsîline başladı.İlmini ilerletmek için İstanbul`a gitti. Küçük Ayasofya Medresesindetahsîline devâm etti. Çok zekî olup bir defâ okuduğunu zihninde tutar,tekrar kitaba bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nazırzâde RamazanEfendi, ona husûsî bir ihtimâm gösterdi. Mahmûd Hüdâyî genç yaşta;tefsîr, hadîs, fıkıh ve zamânın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu.Hocası Nâzırzâde onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmûd Hüdâyî, birtaraftan hocası Ramazan Efendiye yardım ederken, diğer yandan daHalvetî yolunun şeyhlerinden Muslihuddîn Efendinin sohbetlerinekatılarak tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı. Bu arada hocasıNâzırzâde`nin, Edirne`de bulunan Sultan Selim Medresesine tâyini çıktı.Mahmûd Hüdâyî, yirmi sekiz yaşında iken hocası ile Edirne`ye gitti.Ramazan Efendi, kısa bir süre Edirne`de müderrislik yaptıktan sonra,Şam ve Mısır`a kâdı tâyin edildi. Talebesi Mahmûd Hüdâyî`yi oraya dagötürdü. Mahmûd Hüdâyî Mısır`da Halvetî şeyhlerinden Kerîmüddînhazretlerinden ders alarak, tasavvuf yolunda yetişmeye çalıştı.
Mahmûd Hüdâyî otuz üç yaşında iken,hocası Nâzırzâde ile Bursa`ya geldi. Üç sene Ferhâdiye Medresesindemüderrislik yaptı. Üç sene sonra, hocasının vefâtı ile Bursa kâdılığınagetirildi. Bursa kâdısı olarak vazîfeye başlıyan Mahmûd Hüdâyîhazretleri, kâdılığı esnâsında bir gece rüyâsında Cehennem`i veCehennem`in ateşinde tanıdığı bâzı kimselerin yandığını gördü. Bukorkunç rüyânın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanımbir dâvâ getirdi. Bu dâvadan sonra Bursa kâdılığını bıraktı ki, hâdiseşöyle idi:
O günlerde Bursa`da, evliyâullahtan olanMuhammed Üftâde hazretleri halkın mânevî terbiyesi işi ile meşgûlolurlardı. Yine Üftâde hazretlerini seven fakir bir kimse vardı. Hersene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığıiçin arzusuna kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hephacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evde hanımı, yüzügülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hacmevsiminde, parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir üzüntüsündenne yapacağını şaşırdı. Aralarında geçen bu konuşmanın sonunda elindeolmayarak hanımına; Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talak ileboşadım. dedi.
Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı.Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse, evde hanımı boş olacaktı.Bir yerlerden borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı birgün, hatırına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzûruna gidip ağlayarakdurumunu anlattı. O da; Bizim Eskici Mehmed Dede`ye git, selâmımızısöyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur. buyurdu. Fakir,sevinerek huzûrdan ayrıldı, süratle Mehmed Dede`nin dükkânına koştu.Mehmed Dede`ye, hocasının selâmını söyleyip derdini anlattı. MehmedDede:
Ey fakir!Gözlerini kapa. Aç demedensakın açma. dedi. Fakir gözlerini açtığında kendilerini Mekke`debuldular. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, fakiri bir anda Hicâz`agötürmüştü. O gün, arefe idi, hacılar Arafat`a çıkmışlardı. Fakir veMehmed Dede de ihram giyip Arafat`a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-imuazzamada vakfeye durdular. Ziyâret edilecek yerlere gittikten sonra,Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede`yi veFakiri görünce sevindiler. Fakir birkaç hediye alıp, bir kısmını dagetirmeleri için komşusu olan hacılara emânet etti. Vedâlaşarakayrıldılar. Yine Mehmed Dede`nin kerâmetiyle bir anda, Mekke-imükerremeden Bursa`ya geldiler.
Fakir getirdiği bâzı hediyelerle evegelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedive;
Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle banahediye getirerek eve giriyorsun? dedi. Kocası da; Hanım, ben haccagittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke`den aldım. dediyse de,kadın: Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilipgelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim. dedi ve Kâdı Azîz MahmûdHüdâyî`ye gelerek; Kâdı Efendi! Artık ben bu adamla bir aradayaşayamam. Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Bunun KurbanBayramından iki gün evvel Bursa`da olduğunu herkes biliyor. Hâlbuki onasorun, hacca gitmiş, Arafat`a çıkmış, şeytan taşlamış, zemzemler,sürmeler getirmiş... Beni aldatıyor. Bir haftada oraya gider, bu işleriyapar ve nasıl geri gelir? Yanına da bir yalancı şâhit bulmuş.EskiciBaba gördü, yanımdaydı. diyor ve bu husus şer`iye sicilineişleniyor.
Bu sözler üzerine Azîz Mahmûd Hüdâyî,hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir; haccagittiğini, Kâbe-i muazzamayı tavâf edip, ziyâret edilecek yerlerigezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp getirmeleri için emânet dahiverdiğini iddiâ etti. Bu sebeple boşanmanın vâki olmadığını söyledi.Fakir, Mehmed Dede`yi şâhit gösterdi. Mahkemeye gelen Mehmed Dede isekâdının bu sözlere bir türlü inanmak istemediğini görerek; A kâdıefendi! Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânınbir ucundan bir ucuna gidip gelir de, bir velînin bir anda Kâbe`yegitmesi niçin kabûl edilmez! dedi. Kâdı hayret ederek, mahkemeyihacıların dönüşüne bıraktı. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar geldi.Mahkeme gününde şâhid olarak, fakirin hac vazîfesini yaptığını, hattâverdiği emânetleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhitlerin verdiğibu ifâde ile dâvâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böyleceboşanma olmadı.
Ancak bu hâdise, Kâdı Azîz Mahmûd HüdâyîEfendinin günlerce aklından çıkmadı ve çok etkiledi. Nihâyet EskiciMehmed Dede`nin yanına gidip; Beni talebeliğe kabûl buyurmanız içingelmiştim. dedi. O da; Nasîbiniz bizden değil, Üftâde`dendir. Onunhuzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin. dedi. Kâdı evine gitti.Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalıkaftanını, sarığını giyerek hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini dealıp, Üftâde hazretlerinin dergâhına gitmek üzere yola çıktı. BugünküMolla Fenârî Câmiinin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atınınayaklarının bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Bütünuğraşmalarına rağmen bir adım ileri süremedi. (Bu kayanın üç kuzularsemtinde olduğu da söylenmektedir.) Çâresiz, atından indi. Sırmalıkaftanıyla Üftâde Dergâhına doğru yürüdü. Kâdı, dergâha vardığında,bahçede yamalı elbiseler içinde bahçeyi çapalayan bir zât gördü. Onahitâben; Ben Bursa Kâdısı Mahmûd`um. Şeyh Üftâde`yi görmek istiyorum.Çabuk geldiğimi haber ver. dedi. Kâdının hizmetçi zannettiği ŞeyhÜftâde hazretleri dinledi dinledi, sonra hafifçe doğrularak:
Yazıklar olsun ey Kâdı Efendi! Herhâldeyanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapınınkuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimizin bir arayagelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmûr birdünyân var. Bizim gibi kulların Allahü teâlâdan başka kimsesi yoktur.Atın bile gelmek istemeyip ayakları kayalara saplanmadı mı? buyurdu.Bu sözler ve yaptığı hatâ Azîz Mahmûd Hüdâyî`ye çok tesir etti.Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; Efendim! Her şeyimi mübârekkapınızın eşiğinde terk eyledim. Dileğim talebeniz olabilmek vehizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne emrederseniz yapmayahazırım. dedi. Bu samîmî ifâde üzerine Üftâde hazretleri tâne tânebuyurdu ki:
Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, busırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün dedergâha üç ciğer getireceksin! Her şeyi bırakacağına, her emri yerinegetireceğine söz veren Mahmûd Hüdâyî derhal kâdılığı bırakıp ciğersatmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde, ciğerleri,Bursa sokaklarında, Ciğerci! Ciğerciiii! diye diye bağıraraksatıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların veçocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; Bursakâdısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş.diyorlardı. Bu şekilde, nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlüalaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam dergâha geldiğinde hocası ona;Bugün ne yaptın? Ciğerleri satabildin mi? diye soruyor, o da,başından geçenleri anlatıyordu.
Üftâde hazretleri daha sonra, yenitalebesinin nefsini iyice kırmak ve terbiye etmek için onu dergâhtahelâ temizleme işi ile vazîfelendirdi.Hüdâyî bir gün abdesthâneleriyıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Şöyle bir kulakkabarttığında, kendi yerine tâyin olunan yeni kâdının geldiğini vehalkın karşılamaya çıktığını öğrendi. Bir anlık dalgınlık ile kendikendine; Yeni kâdı geliyor ha!.. Bîçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleğibıraktın. Şimdi abdesthânelerde temizlik yapıyorsun. diyerek nefsininaldatmasına yakalandı. Ancak daha bu düşünceler geçer geçmez derhaltoparlandı ve;
Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklaraltına alacağına dâir söz vermemiş miydin? diyerek bu hâle tövbe etti.Sonra da nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak, taşlarısakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda, şeyhi Üftâde hazretlerikapıda göründü ve;
Mahmûd, evlâdım! Sakal mübârek şeydir.Onunla böyle bir iş yapılmaz. Maksad sana bu mertebeyi atlatmaktı.buyurarak, Hüdâyî`yi alıp içeri dergâha götürdü.
Böylece nefsinin istek ve arzularına sırtçevirip istemediği şeyleri yapmakta büyük gayret sarfeden Azîz MahmûdHüdâyî kısa zamanda üstâdının en önde ve gözde talebesi oldu. Develeryükü kitâbın ona öğretemediğini Üftâde hazretlerinin bir bakışıöğretiyor, gönlünden geçen bir suâline bin cevap birden veriyordu.
Bir gün Üftâde hazretleri talebeleri ilekırlarda sohbet etmişlerdi. Bir ara talebeler etrafa dağılarak herbiribirer demet çiçek topladılar. Hüdâyî Efendi ise elinde kurumuş ve sapıkırılmış bir çiçek olduğu hâlde döndü. Herkes hediyelerini şeyhleriÜftâde hazretlerine takdim etmiş o da kabûl ederek memnuniyetinibelirtmiş ve duâlar etmişti.Hüdâyî de hediyesini verince, Üftâdehazretleri:
Oğlum, arkadaşlarınız demet demet çiçekgetirdiler. Siz bize bir tek solmuş çiçeği mi lâyık gördünüz? buyurdu.Hazret-i Hüdâyî de; Efendimize ne getirsem azdır. Fakat koparmak içinel uzattığım her çiçek Allahü teâlâyı tesbih ediyordu. Bu tesbihiişiterek el çekip hiç birini koparamadım. Ancak kurumuş ve sapınınkırılmış olmasından dolayı bu çiçeği tesbihten kesilmiş gördüm. Busebeple bunu getirebildim. Azîz Mahmûd Hüdâyî bu cevâbıyla şeyhininbir kat daha muhabbet ve teveccühünü kazandı. Çünkü Üftâde hazretleriHüdâyî`ye her zaman; Evlâdım her zerrede Hakk`ı göreceksin, herzerreye Hak muâmelesi yapacaksın, başka yolu yok, bu böyledir. derdi.Sevinci, talebesinin bu mertebeye ulaşmasından geliyordu.
Nitekim bir sabah Hüdâyî hazretlerininartık nihâyete erdiğini ve halkı irşâda, doğru yolu göstermeyebaşlayacağının işâretini verdi. Hüdâyî hazretleri her sabah erkendenkalkarak hocasının abdest suyunu ısıtıp hazır ederdi. O sabah iseuykuya dalmış ve ancak son vakitte uyanabilmişti. Derhâl ibriği aldı.Fakat ısıtmaya vakit yoktu. Çünkü hocasının ayak seslerini işitiyordu.İbriği göğsüne bastırmış bir halde kalakaldı. Üftâde hazretlerieğilerek; Haydi evlâdım suyu dök. dedi. Hüdâyî hazretleri ise ibriğigöğsüne bastırmış hâlde duruyor ve buz gibi olan suyu hocasının elinedökmeye kıyamıyordu. Üftâde hazretleri tekrar; Haydi evlâdım! Neduruyorsun? Geç kalacağız. deyince, çekine çekine ve korkarak suyudökmeye başladı. Ancak hocasının sözü onu bir kat daha şaşırttı.Evlâdım Mahmûd bu su ne kadar ısınmış böyle. Bunu normal ateş ileısıtmayıp, gönül ateşi ile ısıtmışsın. Bu hâl artık senin hizmetinintamam olduğunu gösteriyor.
Böylece Muhammed Üftâde hazretleri,Hüdâyî`ye icâzet, diploma verdi ve onu çocukluğunu geçirdiğiSivrihisar`a, İslâmiyeti yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek üzeregönderdi. Azîz Mahmûd Hüdâyî, âilesiyle birlikte Sivrihisar`a giderekhizmete başladı. Ancak burada sâdece altı ay kadar kalabildi. Hocasınınayrılığına dayanamayarak tekrar Bursa`ya geldi. Bursa`ya geldiğigünlerde, doksan yaşından ziyâde olan hocasının hizmetini görmeyebaşladı. Bu hizmetlerinden çok memnun olan Muhammed Üftâde; Oğlum!Pâdişâhlar ardınca yürüsün. diye duâ etti. O sene Üftâde hazretlerivefât etti.
Azîz Mahmûd Hüdâyî mânevî bir işâretleTrakya`ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendivâsıtasıyla İstanbul`a geldi. Küçük Ayasofya Câmii tekkesinde hocalıkyapmaya başladı. Bu arada Fâtih Câmiinde, talebelere, tefsîr, hadîs vefıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devletadamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar`dakendi dergâhının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergâhını inşâeyledi. Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısazamanda nâmı her tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergâhınakoştular. Hasta kalblerine şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Onun feyzve bereketleri ile mârifetullaha kavuştular. Dergâh, en fakirinden enzenginine ve en üst kademedeki devlet ricâline kadar her tabakadaninsanlar ile dolup taşıyordu. Devrin pâdişâhları da ona hürmette kusuretmiyorlardı. Üçüncü Murâd Han, Üçüncü Mehmed Han, BirinciAhmed Han,İkinci Osman Han ve Dördüncü Murâd Han`a nasîhatlarda bulundu. DördüncüMurâd Han`a, saltanat kılıcını kuşattı.
1595 yılında İranlılarla yapılan Tebrîzseferine Ferhat Paşa ile berâber katıldı. Zaman zaman pâdişâhlarındâvetlisi olarak saraya gidip, onlarla sohbetlerde bulundu.Azîz MahmûdHüdâyî hazretlerinin, çeşitli câmilerde vâz vermesi için sevenleridevamlı taleplerde bulundular. O, Üsküdar İskelesindeki Mihrimah SultanCâmii ile Sultanahmed Câmiinde belli günlerde vâz vererek, insanlarafeyz ve mârifet sundu.
Azîz Mahmûd Hüdâyî`nin talebesi olmaklaşereflenmek için, herkes birbiriyle yarışıyordu. Bunların başında;Sadrâzam Halîl Paşa, Dilâver Paşa, Şeyhülislâm Hoca SâdeddînEfendi,Şeyhülislâm HocazâdeEsad Efendi, Okçuzâde Mehmed Efendi, İbrâhimEfendi, NevizâdeAtâyî Efendi geliyordu. O zamandaHüdâyî Dergâhı,İstanbul`un en mühim bir kültür merkezi hâline geldi.Pekçok âlimyetişti.
Osmanlı tahtında yirmi yıl kadar saltanatsüren Üçüncü Murâd Han, Hüdâyî hazretlerine büyük muhabbet besler veyapacağı işlerde onun ile istişâre yapardı. Pâdişâh 1595 Haziranındavefât ettiği zaman, Hüdâyî hazretleri şu ilâhîyi söylemiştir.
Yalancı dünyâya aldanma yâ hû,
Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez.
İki kapılı bir virânedir bu,
Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.
Bakma bunun karasına ağına,
Gönül verme bostanına bağına,
Benzer hemân çocuk oyuncağına,
Burda aklı olan insan eğlenmez.
Vârını îsâr et Mevlâ yoluna,
Bunda ne eylersen anda buluna,
Bir gün sefer düşer berzah iline,
Otağı kalkacak Sultan eğlenmez.
Sen ey gâfil ne sandın rûzigârı,
Durur mu anladın leyl-ü-nehârı,
Yükün yeynildigör evvelden bârı,
Yoksa yolcu gider kervan eğlenmez.
Doğrusuna gidegör bu yolların
Geçegör sarpını yüce bellerin,
Dünyâ zindânıdır mümin kulların,
Zindanda olan kul kolay eğlenmez.
Ömür tamam olup defter dürülür,
Sırat köprüsü ve mîzân kurulur,
Hakkın dergâhında elbet durulur,
Buyruğu tutulur fermân eğlenmez.
Hüdâyî n`oldu bu kadar peygamber,
Ebû Bekr u Ömer, Osman u Haydar,
Hani Habîbullah Sıddîk-ı Ekber,
Bunda gelen gider bir cân eğlenmez.
Üçüncü Murâd Hanın yerine geçen ÜçüncüMehmed Han ve ondan sonra tahta çıkan Birinci Ahmed Han da Şeyh Hüdâyîhazretlerine büyük bir saygı ile bağlı idiler.
Bir gün Sultan Birinci Ahmed Hanrüyâsında; Avusturya Kralı ile güreş tuttuğunu, fakat kendisinin arkaüstü yere düştüğünü görmüştü. Zâhiren bakıldığında rüyâ çok korkunçidi. Sabahleyin, derhal huzûra getirilen âlimler ve rüyâtâbircilerinden hiçbiri bu rüyâyı, Pâdişâhı tatmin edecek şekilde tâbiredemedi. Nihâyet Üsküdar`da bulunan Azîz Mahmûd Hüdâyî`nin, bu rüyâyıtâbir edebileceğini arz ettiler. Pâdişâh Birinci Ahmed bir mektupyazarak, yakınlarından biriyle gönderdi ve tâbir edilmesini ricâ etti.Haberci, mektubu alıp süratle Üsküdar`a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî`ninkapısını çaldığında, onun içerden elinde bir zarf ile kapıya çıktığınıgördü. Habercinin getirdiği mektubu alırken, kendi elindeki mektubu daPâdişâha verilmek üzere verdi ve; Sultânımızın gönderdiği mektûbuncevâbıdır. buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhalmektubu sultâna götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Birinci AhmedHanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevâbıgönderilmişti.Sultan AhmedHan, gönderilen bu mektubu heyecanla okudu.Deniyordu ki: Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı, cansız mahlûklardaise toprağı, en kuvvetli olarak yarattı. İnsan ile toprağınbirbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir.Böylece, Pâdişâhımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvetbirleşmiştir. Dolayısıyla bu rüyâdan İslâmın temsilcisi olanpâdişâhımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı. Pâdişâh butâbiri pek beğendi ve; İşte gördüğüm rüyânın tâbiri budur. dedi.DerhalAzîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine bin altın gönderdi.
Diğer taraftanAzîz Mahmûd Hüdâyî`ninhanımı hâmile olup doğumu yaklaşmıştı. Fakir oldukları için doğacakçocuğun ihtiyaçlarını alamamışlardı. ÇünküHüdâyî hazretleri kapısınagelen, kendisine el açan fakir ve ihtiyâç sâhiplerine hiç düşünmedennesi olsa verirdi. Bu sebeple çoğu kez evde yakacak mum bilebulamazlardı. Bu sebeple hanımı;
Bursa kâdılığını bıraktın, medresehocalığını terkettin...Elindeki malını mülkünü, ona buna vererekharcadın... Dünyâya gelecek yavruya saracak bir bez parçası bileyok!.. diye yakınıyordu.
Tam bu sırada kapı çalındı. Hüdâyîhazretleri kapıya doğru giderken hanımına da; Hâtun, Allahü teâlâistediğin dünyâlığı gönderdi. buyurdu. Kapıyı açtığında Sultan AhmedHanın hediyelerini ve bir kese içinde gönderdiği bin altını alarakhanımına teslim etti. Ertesi gün de Pâdişâh kendisi gelerek elini öptüve talebesi olmakla şereflendi.
Sultan Ahmed Han, bir gün Hüdâyîhazretlerine bir hediye göndermiş, o da bunu kabûl etmeyerek iâdeetmişti. Pâdişâh bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecîd Sivâsî`yegönderdi. Onun kabûl etmesi üzerine bir gün pâdişâh kendisine; Buhediyeyi Hüdâyî`ye gönderdiğim halde kabûl buyurmadılar. dedi.Abdülmecîd Sivâsî de; Pâdişâhım, Hüdâyî bir ankâdır ki, lâşeyetenezzül etmez. cevâbını verdi.
Pâdişâh birkaç gün sonra Hüdâyîhazretlerinin sohbetine gidince; Geri gönderdiğiniz hediyeyiAbdülmecîd Efendi kabûl etti. dedi. Bu söz üzerine Hüdâyî hazretleride; Sultanım! Şeyh Abdülmecîd bir deryâdır. Ona bir katre necâsetdüşmekle pislenmiş olmaz. diyerek zârifâne bir cevap verdi.
Sultan Ahmed Han, büyük bir câmiyaptırmak istiyordu. Kararını verdi ve yerini tesbit ettirdi. Temelatma merâsimi için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî ve diğer âlimleri dâvetetti.Kurbanlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz MahmûdHüdâyî hazretleri vurdu. Pâdişâh, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böylebir başlangıçtan yıllar sonra, câmi yapıldı ve açılışını yapmak ve Cumâhutbesini okumak üzere Azîz Mahmûd Hüdâyî dâvet edildi. Ancak o günbeklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı.Sonra fırtına ile berâber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi veşiddetlendi. Bu şartlar altında Üsküdar`dan Sarayburnu`na geçmekimkânsızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkâra söz vermişti. Busebeple Üsküdar iskelesine geldi ve bir kayık kiralayarak içine atladı.O binince sâdık talebeleri durur mu? Hemen onlar da bindiler. BöyleceŞeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu`na doğruaçıldı. Allahü teâlânın izniyle Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin himmetibereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesâfesindedeniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekildeherkes korkudan denize çıkamazken, Azîz Mahmûd Hüdâyî kayığıylaselâmetle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yolaHüdâyî yolu dendi ki, fırtınadan uzak, selâmetle gidilen bir denizyolu olduğu kabûl edilir.
Bu sırada Ahmed Han da, Fevkânî Kasr-ıHümâyûnunda telaş ve üzüntü içerisinde Hüdâyî hazretlerini bekliyordu.Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri tam köşkün yanına gelince, müthiş birgümbürtü koptu. Kulakları sağır edecek bir biçimde patlayan gürültününardından düşen yıldırım, Kasr-ı Hümâyûnun bir yanını çökertti. Binâallak bullak olmuş; ne pâdişâh dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimseiçeri girip onu kurtarabiliyordu. Ancak Hüdâyî hazretleritelaşlanmadılar. Kimsenin de telaşlanmasına fırsat vermediler. HemenKasr-ı Hümâyûnun çöken tarafına asâsını dayayıp binânın yıkılmasınaengel oldu. Sonra Pâdişâhı ve yanındakileri tek tek köşkten indirdiler.
Bu sırada dayanak direkleri de getirilmişve çöken yana konulmuştu. Köşkteki son kişinin de inmesini müteâkipgerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdâyî hazretleri, bastonunudayadığı yerden çektiler. O anda inanılmaz bir olay oldu. Küçük birbastonun çektiği yüke direkler dayanamayıp çatır çatır kırıldı ve binâçöktü.
Bu olayı gören herkes Hüdâyî hazretlerinedaha fazla gönülden bağlandı. Artık yağan yağmur ve kopan fırtınakimsenin umurunda değildi. Büyük bir alayla Sultanahmed Câmiinegelindi. Sonra câmi büyük mürşîdin eli ve duâsı ile ibâdete açıldı.
Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devleterkânıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir yerde istirâhat ederlerkenhizmetçiler bir koyun kesip, kızartarak Pâdişâha ikrâm ettiler. SultanAhmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyîhazretleri beliriverdi. Pâdişâha; Sultânım! Sakın yemeyiniz, o etzehirlidir. buyurdu. Etten bir mikdâr kesip, oradaki bir köpeğeverdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.
Zamânın pâdişâhı Ahmed Han; vezirlerindenbirini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan bir başka veziregöndermişti. Yolda mührü götüren haberci, bir deniz kazâsına tutulduğuiçin mührü denize düşürdü. Mührün denize düştüğünü öğrenen Pâdişâh,Azîz Mahmûd Hüdâyî`ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin altınaelini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Pâdişâha teslim etti.
Sultan Ahmed Han, hocası Azîz MahmûdHüdâyî hazretlerini ziyârete gitmişti. Bir müddet sohbetten sonraatlarına binerek gezintiye çıktılar. Karacaahmed mezârlığının yanındangeçerken, Mahmûd Hüdâyî, Pâdişâha dönerek; Sultânım! İster misinizbugün size bir şey göstereyim? diye sordu. Sultânın, İsterim! demesiüzerine, kabristanlığa dönerek; Kalkınız! dedi. Bu hitâb karşısındabütün ölüler arpa başağı gibi kabirlerinin içinde dikiliverdiler.Pâdişâh bu hâli gördükten sonra, Mahmûd Hüdâyî; Dönünüz! emriniverince, kabir ehli yine eski hâllerine döndüler.
Sultan Ahmed Han, Peygamber efendimizinmübârek Kadem-i şerîfin izi bulunduğu bir taşı Mısır`da KayıtbayTürbesinden İstanbul`a getirtmiş ve Eyyûb Câmiine koydurmuştu.Sultanahmed Câmii tamamlanınca da Nakş-ı Kadem oradan alınarak burayanakledildi. Nakil işinin yapıldığı günün gecesinde Sultan Ahmed şöylebir rüyâ gördü:
Bütün pâdişâhların toplandığı yüce birdîvanda Peygamber efendimiz kâdılık yapmaktadır. Kayıtbay Türbesiniziyârete vesîle olan Kadem-i şerîf resmini kendi câmiine nakledenSultan Ahmed`den dâvâcıdır. Peygamber efendimiz dâvâcıyı dinlediktensonra, Kadem-i şerîfin alındığı yere geri verilmesi istikâmetinde kararverir. Suçlu mevkıinde oturan Ahmed Han, kan ter içerisinde uyanır vederhal şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine giderek rüyâsını anlatır.Hüdâyî hazretleri, rüyâyı; Emânetin derhâl yerine gönderilmesi.şeklinde yorumlar ve Kadem-i şerîf taşı Kayıtbay Türbesine iâde edilir.
Bu hâdise üzerine Sultan Birinci Ahmed,Kadem-i Saâdet-i Peygamberî şeklinde bir sorguç yaptırıp, Cumâ,bayram ve diğer resmî günlerde bereketlenmek için hilâfet sarığınatakmaya başladı. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen Kadem-i şerîfinkenarına da:
N`ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini dâim Hazret-i Şâh-ıRusülün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kademsâhibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine ogülün.
kıtasını kendi hattıyla yazıp şeyhiHüdâyî Efendiye gönderdi. O da bunu dergâhının duvarına astırdı.
Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir günAhmed Hanı ziyârete gitmişti. Pâdişâh; Efendim! Seyyid Abdülkâdir-iGeylânî hazretleri`nin, kıyâmet günü talebelerine ve pekçokgünahkârmümine şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerindoğruluğu hakkında ne buyurursunuz? diye suâl eyledi. Azîz MahmûdHüdâyî hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktansonra; Bu söz doğrudur. buyurdu. Sonra Padişâh; Efendim! Acabâ zât-ıâlinizin bizlere bir vâdiniz ve müjdeniz yok mudur? diye sorunca,Mahmûd Hüdâyî ellerini kaldırarak: Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizimyolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize geliprûhumuza fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar denizdeboğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarında fakîrlik görmesinler. Îmânlarınıkurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler. diye duâeyledi. (Âlimler ve evliyâ bu duânın kabûl olduğunu, bu yola mensupkimselerin hiç denizde boğulmadıklarını ve pekçok kimsenin de vefâtgünlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)
Nitekim Ahmed Han da öleceğini biliphaber verdi. Şânı yüce pâdişâh 1617 senesinde hastalandı. Sırtında biryara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultânın vefâtından bir gün öncehuzûrunda iken, Ahmed Hanın odada sâhibini göremediği kimselere dörtdefâ; Ve aleyküm selâm. dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, SultanAhmed Han; Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer,hazret-i Osmân ve hazret-i Ali geldiler. Bana; Sen dünyâ ve âhiretinsultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhive sellem efendimizin yanında olacaksın. buyurdular. cevâbını verdi.Hakîkaten ertesi gün vefât etti. Cenâzesinin yıkanması için hocası AzîzMahmûd Hüdâyî hazretleri dâvet edildi. Ancak o; Sultânımı çokseverdim. Şimdi dayanamam. İhtiyârlığım sebebiyle beni mâzur görün.buyurdu ve talebelerinden Şâban Dede`yi gönderdi.
Kimyâ ilmini öğrenmeye merak eden birkimse, Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin bu ilimdeki mahâretini, bilgisiniöğrenmişti. Bir gün huzûruna çıkarak, kimyâ ilmini öğrenmek istediğiniarzetti. O anda Azîz Mahmûd Hüdâyî, dergâhının bahçesinde bir asmaağacının altında istirahat ediyordu. Hiç kimseyi reddetmek âdetiolmadığı için, talebenin bu arzusunu kırmadı. Yeni talebe, bu husustabir mârifet göstermesi için ısrar edince, Mahmûd Hüdâyî asma ağacındanbir yaprak kopardı. Yaprağın üzerine bâzı duâlar okuduktan sonra,talebenin hayret dolu bakışları arasında yaprağın altın olduğu görüldü.Talebe fazla ısrar edince bu hâli üç defâ tekrâr etti. Talebeninmaksadı, tekrârlar esnâsında duâyı öğrenmekti. Öğrendiğine kanâatgetirince; Bu iş çok basitmiş, ben de yapabilirim. diyerek asmadanbir yaprak aldı ve üzerine öğrendiklerini okudu. Fakat bir türlü altınolmadı. Sonra; Efendim! Ben de sizin okuduklarınızın aynısını okuduğumhâlde yaprak altın olmadı. Sebebi nedir acabâ? diye sordu. Azîz MahmûdHüdâyî de; Evlâdım! Kimyâyı öğrenebilmek için, önce nefsi terbiyeetmek icâbeder. Nefsi kimyâ etmeden, bu hallere bu mârifetekavuşulamaz. buyurdu.
Azîz Mahmûd Hüdâyî zamânında İstanbul`davebâ salgını olmuştu. Öyle ki, her gün yüzlerce insan vebâdan ölüyordu.Her evi üzüntüye boğan bu âfet karşısında halk toplanıp Azîz Mahmûd`abaşvurdular. Duâ edip, salgından kurtulabilmeleri için talebdebulundular. Fakat Mahmûd Hüdâyî; Bu gibi hususlara karışmak bize uygundeğildir. buyurduysa da, halk duâ etmesi için ısrâr ettiler. Onlarınbu ısrârına dayanamayan Azîz Mahmûd hazretleri; KaracaahmedMezarlığına gidiniz. Bir servi ağacının altında, sâdece hasırı bulunanyaşlı bir kimse oturur, İsmine Hasırpûş Dede derler. Onu bulunuz vederdinizi anlatınız. Şâyet red ederse, bizim gönderdiğimizisöyleyiniz. dedi. Herkes sevinç içinde Karacaahmed Mezarlığına gitti.Hasırpûş Dede`yi bulup durumu anlattılar. Hasırpûş Dede önce kabûletmedi, Mahmûd Hüdâyî`nin gönderdiğini öğrenince derhâl ayağa kalkarakellerini açtı ve duâ etti. Gelenlere dönerek; Bugün bir kimsenin dahacenâze namazı kılınsın da, sonra vebâ salgını dursun. dedi. O gündensonra vebâ salgınından ölen olmadı.
Zengin bir kimse, Mahmûd Hüdâyî`ninüstünlüğünü görmek, anlamak için huzûruna gitti. Hiçkimseyegöstermeden, Mahmûd Hüdâyî`nin seccâdesinin yanına elindeki altın dolukeseyi bıraktı. Ayrılmak için izin isteyince, Mahmûd Hüdâyî; Bırakmışolduğunuz altınlar ile, hem dünyâ hem de âhiret mâmur edilebilir.Altın, velîye de deliye de lâzımdır. Onun için bu altınları, hayryoluna sarfetmek üzere kabûlünde bir mahzur görmüyor, red etmeyi uygunbulmuyorum. deyince, o zengin; Efendim kalbimde gizlediğim şeyleriaynen ifâde ettiniz. dedi ve Azîz Mahmûd Hüdâyî`ye muhabbeti vehürmeti artmış bir şekilde huzûrdan ayrıldı.
Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri, 1628(H.1038) senesinde hakîkî âleme göçtü. Vefâtından önce talebeleriyle vetanıdıklarıyla helâlleşti, vasiyetini yaptı. Son nefeste de Kelime-işehâdet getirerek rûhunu teslim etti. Türbesi Üsküdar`dakidergâhındadır. Âşıkları, onu ziyâret etmekte, feyz ve bereketlerindenistifâde etmektedirler.
Hayatta iken erkek evlatlarının hepsivefât etmiş bulunan Hüdâyî hazretlerinin zürriyeti kızları vasıtasıyladevâm etmiştir.
Azîz Mahmûd Hüdâyî, insanların Ehl-isünnet îtikâdında bulunmaları ve ibâdetlerini doğru yapmaları içinpekçok eser yazmıştır. Bu eserlerden bâzıları şunlardır:
1) Nefâis-ül-Mecâlis, 2) Tecelliyât, 3) Dîvân-ı İlâhiyât, 4)Habbet-ül-Muhabbe, 5) Necât-ül-Garîk, 6) Tarîkatnâme, 7) Tezâkir-iHüdâyî, 8) Ahvâl-ün- Nebiyy-il-Muhtâr AleyhiSalevâtullah-il-Melik-i-Cebbâr, 9) Câmi-ul-Fadâil ve Kâmi-ur-Rezâil,10) Feth-ul-Bâb ve Ref-ul-Hicâb, 11) El-Feth-ül-İlâhî, 12)Hâşiyet-ül-Kühistânî fî Şerh-il-Fıkh-ı Keydanî, 13) Hayât-ül-Ervâh veNecât-ül-Eşbâh, 14) Tarîkat-ı Muhammediyye, 15) Vâkıât, 16) Şerhunalel- Kasîdet-il Vitriyye fî Medhi Hayr-il-Beriyye, 17) Mensûr Mevlîd-iNebî...
Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerioğullarından birisinin sünneti için yaptırdığı merâsim dolayısıyladünyâya meyletti denilmesi üzerine şu şiiri söyledi:
Alan sensin veren sensin kılan sen
Ne verdinse odur dahi nemiz var
Hakîkat üzre anlayıp bilen sen
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Tutan el u ayak senden gelüpdür
Gören göz u kulak senden gelüpdür
Efendi dil dudak senden gelüpdür
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Hudâyâ biz bu zâtı kanda bulduk
Neye ef`âl sıfâtı kanda bulduk
Fenâyı yâ sebâtı kanda bulduk
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Bizim ahvâlimiz ey Hayy-u Kayyûm
Cenâb-ı Pâkine hep cümle mâlûm
Buyurdun oldu illa kaldı mâdûm
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Hüdâyî`yi sen eriştir murâda
Senindir çünkü hükm arz u semâda
Efendi dahli yok ğayrın arada
Ne verdinse odur dahî nemiz var
DAHA BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?
Azîz Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan AhmedHanla sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrikve leğen getirdiler. Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı veabdest suyunu döktü. Sultan Ahmed Hanın annesi de kafes arkasındahavluyu hazırlamıştı. Vâlide Sultan kalbinden; Azîz Mahmûd Hüdâyî`ninbir kerâmetini görseydim. diye geçirmişti. Bunun üzerine MahmûdHüdâyî, Vâlide Sultan`ın gönlünden geçenleri anlayarak; Hayret!Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn`inelimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından dahabüyük kerâmet mi olur? buyurdu.
SULTANLAR RİKÂBINDA YÜRÜSÜN!
Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşîdiniziyâret için Üsküdar`a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyîhazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda attaydı.Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâetti. Bir müddet Hüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yayaolarak ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyıtitreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve;
Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emriyerine gelsin diye bindim. Çünkü o; Pâdişâhlar rikâbında yürüsün.diye duâ etmişti. buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanıbindirdi.
Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonraaşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:
Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârımkalmadı.
Cümlesinden el çekip pes dü cihânımkalmadı.
Çünkü hubbullah erişti, çekti benikendine,
Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.
Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,
Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı.
Ahmedî der, Yâ ilâhî! Sana şükrümçok-durur,
Hamdülillah aşk-ı Haktan gayri vârımkalmadı.
HOCASININ DUÂSI
Pâdişâh Ahmed Hanın, gördüğü bir rüyâyı,
Güzel tâbir edince, Azîz Mahmûd Hüdâyî,
Memnun olup bin altın gönderdi kendisine,
Maddî sıkıntıdaydı, mübârek de o sene.
Zîrâ bir çocukları, olacaktı o ara,
Gerekli masraf için, elinde yoktu para.
Hanımı diyordu ki: Bıraktın kâdılığı,
Dağıttın elindeki, ne varsa dünyâlığı,
Şimdiyse, çok yakında, çocuğumuz olacak.
Bez parçası bile yok, bu çocuğu saracak.
O böyle söylenirken, çalındı kapı birden,
Azîz Mahmûd Hüdâyî, açmak için giderken,
Buyurdu ki: Ey hâtun, kendini üzme artık,
Belki de Hak teâlâ, gönderdi birdünyâlık.
Açıp da gördüler ki, hakîkaten sultandan,
Çok büyük hediyeler, gelmişti tam o zaman.
Hem öyle çok idi ki, hanımı etti hayret,
Sırf bir kese içinde, altın vardı binadet.
Ertesi gün pâdişâh, bizzat gelip kendisi,
Ellerini öperek, olmuştu talebesi.
Bir gün de Sultan Ahmed gitmiştiÜsküdar`a,
Çarşıda üstâdını, görmüş idi bir ara.
Kendisi at üstünde, üstâdı yaya idi,
Görünce edebinden, hız ile yere indi.
Bindirdi hocasını, hemen kendi atına,
Geçiverdi kendi de, edeple rikâbına.
Allah`ın velî kulu, Hüdâyî hazretleri,
Pâdişâhın atında, biraz gitti ileri,
Ve dünyâyı titreten, Pâdişâh Sultan Ahmed,
Hocasının ardından, yaya gitti bir müddet.
Sonra o mübârek zât, râzı olmadı buna,
Hemen attan inerek, buyurdu ki sultana:
Bir gün benim üstâdım, Üftâde hazretleri,
Mübârek ellerini, uzatarak ileri,
Bana cân-ü gönülden, eylemişti bir duâ
Buyurmuştu:Sultanlar, yürüsün rikâbında.
Sırf hocamın bu sözü, yerine gelsin diye,
Rızâ göstermiş idim, atınıza binmeye.
Pâdişâhı, atına, bindirip hemen tekrar,
Kendi, yaya olarak, yürüdü eve kadar.
Azîz Mahmûd Hüdâyî, hürmetine İlâhî
Onun şefâatine, kavuştur bizi dahi.
YALAN DÜNYÂ DEĞİL MİSİN!
Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammed-ül-Mustafâyı,
Alan dünyâ değil misin?
Yürü hey vefâsız yürü,
Sensin hod bir köhne karı,
Nice yüzbin erden geri,
Kalan dünyâ değil misin?
Kimisini nâlân edip,
Kimisini giryân edip,
Âhir-i kâr üryân edip,
Soyan dünyâ değil misin?
Kasdedip halkın özüne,
Toprak doldurup gözüne,
Ehl-i gafletin yüzüne,
Gülen dünyâ değil misin?
Eğer şâh u eğer bende,
Her kişiyi salan bende,
Kimse mekân tutmaz sende,
Virân dünyâ değil misin?
Sihr ile donatıp kendin,
Meydana salan semendin,
Âleme mihnet kemendin,
Salan dünyâ değil misin?
İşin gücün dâim yalan,
Çok kişiden arta kalan,
Nice kere boşalarak,
Dolan dünyâ değil misin?
HÜDÂYÎ YOLU
Osmanlı Pâdişâhı Birinci Sultan Ahmed,
Bir câmi yaptırmaya, eyledi birgün niyet,
Temel atma gününde, âlimler toplandılar,
Kur`ân tilâvetiyle, kesildi çok hayvanlar.
Câminin temeline, o zaman ilk kazmayı,
Sultanın arzûsuyla, vurdu Mahmûd Hüdâyî.
Osmanlı pâdişâhı, Sultan Ahmed Han bile,
Yoruluncaya kadar, çalıştı kazma ile.
Kısa zaman içinde, câmi bitti nihâyet,
Sultan açılış için, herkesi etti dâvet.
Ve Cumâ hutbesini, okutmak gâyesiyle,
Üstâdı Hüdâyî`yi, çağırdı birisiyle.
Lâkin o, otururdu, Üsküdar mevkiinde,
Karşıya geçmek için, kıyıya geldiğinde,
Gördü ki, fırtınadan, denizde çok dalgavar,
Cesâret edemedi, gitmeye kayıkçılar.
Nihâyet bir tanesi, geçmeye verdi karar,
Geçtiler selâmetle, Sarayburnu`na kadar.
Dalgalar adam boyu ard arda geliyordu,
Ve lâkin o kayığa, hiç zarar vermiyordu.
Onun bindiği kayık, Allah`ın izni ile,
Dalgalardan bir zarar, görmedi zerre bile.
Kayığın etrafını, çevreleyen bir alan,
Hikmet-i ilâhiyle, oluyordu süt liman.
Gelin gibi süzülüp, vardı Sarayburnu`na,
O gün bunu duyanlar, çok hayret etti buna.
Üsküdar-Sarayburnu, arasına bu yüzden,
Hüdâyî yolu diye, ad verildi o günden.
BİLMİYORUM DEMEK İLMİN YARISIDIR
Ey oğul! Bir mecliste bulunduğun zamanaz konuş. Sana sorulmayan şeye cevap verme. Bir şey sorulursa cevâbınıbilmiyorsan, bilmiyorum de. Bilmediğine, bilmem demek ilmin yarısıdır.Eğer cevâbını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü uzatma. Meclistebulunanlara imtihân için bir şey sorma. Onlarla münâzara ve münâkaşaetme. Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma. Edebe çok riâyeteyle. Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir. Her yerinkendine mahsus bir edebi vardır. Arkadaşlarına cömertlik et ve iyimuâmelede bulun. Dünyâ sevgisini gönülden çıkar. Allahü teâlânınrızâsına kavuşmak yolunda senin önüne ve yoluna bir şey engel olursaonu terk eyle.
Ey oğul! Dünyâ ve dünyâ nîmeti hayaldir.Gök kubbesi altında hiçbir şey aynı hal üzere kalmaz, hep değişir. Onuniçin dünyâ malına, makâmına ve dünyâ hayâtına güvenme. Biz bu dünyâdamisâfiriz, yolcuyuz. Sonunda ayrılıp gideceğiz. Sıkıntın varsa üzülme.Bir an sonra ne olacağımız belli değil.
BU KIŞ GÜNÜ ÜZÜM OLUR MU?
Azîz Mahmûd Hüdâyî`nin yükselmesi bâzıtalebelerin kıskançlığına yol açtı. Durumu sezen Üftâde hazretleri,Azîz Mahmûd Hüdâyî`nin büyüklüğünü göstermek istedi. O sırada mevsimkış idi. Dışarıda kar yağıyor ve fırtına esiyordu. Hazret-i Üftâdetalebeleri ile yemek yiyorlardı. Sofraya pilav konulunca Üftâdehazretleri; Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzelgiderdi. dedi. Bu söz üzerine talebeler içlerinden;
Bu kış günü, bu karda tâze üzüm olurmu? diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine; Mâdem kibu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır. diyerek ayağakalktı ve; Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim. deyiverdi.Müsâade edilince, sepeti aldığı gibi Bursa`nın Çekirge mevkıindeki bağagitti.Bağ karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karlarıtemizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarktığını gördü. Bunun, hocasıÜftâde`nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağabaşladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi.Sepeti omuzuna alarak yola koyuldu. Yolda, hızlı hızlı yürürken, birdenayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak içinçok uğraştı fakat başaramadı. Çâresiz kalınca hocası Üftâde`den yardımistemek hatırına geldi ve içinden; İmdât! Yâ mübârek hocam! derdemez, çukurun başından bir ses geldi. Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarıçekeyim. diyordu. Başını kaldırdığında birisinin kendisinegülümsediğini gördü. Elini uzattı. Yukarı çıktığında, bir anda okimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak süratle dergâha doğrugitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devâm ediyordu. Omuzundaüzüm dolu sepeti gören arkadaşları şaşırıp kaldılar. Üftâde, yardımedenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Talebeler, hocalarıÜftâde`nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve AzîzMahmûd Hüdâyî`nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.
1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.372
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye;s.1033
3) Semerât-ül-Fuâd; s.145
4) Şakâyik-ı Nu`mâniyye Zeyli (Atâî);s.760
5) Fezleke; c.2, s.113
6) Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi; c.1,s.479
7) Silsilenâme-i Celvetî; s.82
8) Lemezât-ül-Hulviyye vr. 187 a
9) Tezâkîr-i Hüdâyî (Fâtih blm. 2572)
10) Külliyât-ı Hazret-i Hüdâyî
11) Hadîkat-ül-Cevâmi; c.2, s.195
12) Menâkıb-ı Azîz Mahmûd Hüdâyî
13) Azîz Mahmûd Hüdâyî veCelvetiyyeTarîkatı
14) Anadolu Evliyâları; s.86-98
15) İstanbul ve Anadolu Evliyâları;c.1, s.354
16) Diyânet İslâm Ansiklopedisi; c.4,s.338
17) Mektûbât, Fâtih, Nr. 2572
18) Seyyid Azîz Mahmûd Hüdâyî, ZiverTezveren
19) Kutbü`l-Ârifîn Seyyid Azîz MahmûdHüdâyî, Hayâtı-Menâkıbı-Eserleri
Ana Sayfa