Evliyânınbüyüklerinden. İnsanları Hakk`a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip,hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyükâlim ve velîlerin beşincisidir. Sultân-ül-Ârifîn lakabıyla meşhûrdur.Künyesi, Ebû Yezîd`dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ`dır. 776 (H.160)veya 803 (H.188)de İran`da Hazar Denizi kenarında Bistâm`da doğdu.
Daha annesinin karnında iken kerâmetlerigörülmeye başladı. Annesi ona hâmile iken şüpheli bir şeyi ağzınaalacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.
Çocukken bir gün câmi avlusundaoynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakîk-i Belhî kendisini görüp; Buçocuk büyüyünce zamânının en büyük velîsi olacak. buyurdu. Yine birgün hadîs âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ veanlayışını ölçmek için sordu: Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelcebiliyor musun? Bâyezîd-i Bistâmî de ona; Evet Allah dilersebecerebiliyorum. cevâbını verince; Nasıl? diye sordu. Bâyezîd-iBistâmî de; Buyur yâ Rabbî! Emrini yerine getirmek üzere tekbiralıyor, Kur`ân-ı kerîmi tâne tâne okuyor, tâzim ile rükûya varıyor,tevâzu ile secde ediyor, vedâlaşarak selâm veriyorum. deyince, o zâthayran kalarak; Ey sevgili ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derinanlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izinveriyorsun? diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; Onlar beni değil,Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana âidolmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim? cevâbını verdi.
Küçük yaşta iken annesi, kendisinimektebe gönderdi. Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devâmediyordu. Bir gün Kur`ân-ı kerîm okumak için gittiği mektepte, okuduğubir âyet-i kerîmenin (Lokman sûresi: 14) tesiri ile erkenden eve döndü.Annesi merak edip niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevap verdi:Bir ayet-i kerîme gördüm. Allahü teâlâ o âyet-i kerîmede kendisine vesana hizmet ve itâat etmemi emrediyor. Ya benim için Allahü teâlâya duâet, sana hizmet ve itâat etmem kolay olsun, veyahut da beni serbestbırak, hep Allahü teâlâya ibâdet ile meşgûl olayım. dedi. Annesi;Seni Allahü teâlâya emânet ettim. Kendini O`na ver. dedi. Bundansonra Bâyezîd, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birisiniyapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmâl etmedi.Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabûl edip, her durumdayerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine getiremedi. Buhusûsu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: Hayâtımda yalnız iki defâannemin arzusunu yerine getiremedim. Her defâsında mutlaka bana zararıdokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde ayağım kaydıdüştüm, omuzumdaki su testisi kırıldı.
Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi.Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmîhemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamışolduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Buzlarla kaplı testi ileannesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü.Uyandırmaya kıyamadı. O halde bekledi. Nihâyet annesi uyandı ve Su,su! diye mırıldandı. Bâyezîd elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuktesiri ile eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli görenannesi; Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elindebekletiyorsun? dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; Anneciğim uyandığınız zaman,suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum. dedi. Bununüzerine annesi; Yâ Rabbî! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol! diyecân u gönülden duâ etti. Belki de annesinin bu duâsı sebebiyle, Allahüteâlâ ona evliyâlığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsân etti.
Gençlik yıllarında yaptığı bâzıibâdetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdıve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığınısorardı ve; Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdanbir şey aldın mı? İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum.Fakat neden olduğunu bilmiyorum. derdi. Annesi uzun bir müddetdüşündükten sonra; Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün.Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Birtürlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olantarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum.dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesiniistedi. Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibâdetlerden zevkalmaya başladı.
Üveysî olup, İmâm-ı Câfer-i Sâdık`ınvefâtından kırk yıl sonra doğduğu hâlde İmâm-ı Ali Rızâ`nın sohbetindenve bunun bereketiyle İmâm-ı Câfer-i Sâdık`ın rûhâniyetinden istifâdeetti. Bâyezîd, İmâm-ı Câfer-i Sâdık`ın rûhâniyetinden feyz almaklameşhûr oldu. Otuz sene Şam civârında bulunup, yüz on üç âlimden ilimöğrenmiştir. Aşk-ı ilâhîde o kadar ileri ve ibâdette o derece yüksekteidi ki, namaz kılarken Allah korkusundan göğüs kemikleri gıcırdar,yanında bulunanlar bunu işitirlerdi. Son derece âlim, fâdıl ve edîbidi. Şiirleri meşhûrdur.
Bâyezîd, ilim tahsîl ettiği üstâdlarındanbirine olan hürmet ve muhabbetinden dolayı, onun kabrinin yanınadefnedilmeyi ve kabrinin, hocasının kabrinden daha derin yapılmasını,kendi vücûdunun, hocasının vücûdundan aşağıda olmasını vasiyyet etti.Hocalarının en büyüğü, Allahü teâlâya kavuşmak yolunda çok yüksekderecelere kavuşmasına vesîle olan, İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleridir.Feyz ve mârifeti, İmâm-ı Câfer-i Sâdık`ın mübârek rûhâniyetinden aldı.
Bâyezîd-i Bistâmî hocalarından birininhuzûrunda bulunuyordu. Hocası; Şu rafdaki kitabı getir. dedi.Bâyezîd; Hangi rafdaki kitabı istiyorsunuz efendim? dedi. Hocası;Bunca zamandır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerinüstündeki rafı diyorum. deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; Efendim, mübâreksohbetinizi dinlemekteki dikkat ve edebe riâyetten dolayı, şu âna kadarbaşımı kaldırıp etrafa bakmış değilim. diye cevap verdi. Hocası bu sözkarşısında Mâdem ki durum böyledir. Senin işin tamamdır. Şimdi artıkBistam`a dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarınaöğretebilirsin. buyurdu.
Bir gün kendisine; Mürşidin, yolgöstericin kimdir? diye sordular. O da; Bir kadın. dedi. Bu nasılolur? dediler. Cevâbında şöyle buyurdu: Bir gün Allahü teâlânınsevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadıngördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için bana ricâda bulundu.Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir arslanaişâret ettim. Kafes açılıp, arslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakataçıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcûb oldum.Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; Pazara varınca kimigördüm diyeceksin? dedim. Kadın; Zâlim Bâyezîd`i gördüm diyeceğim.dedi. Ben hayretle; Neden? diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi:Allahü teâlâ, bu arslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçinyük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmetsâhibi desinler diye yapmış isen çok fenâ. dedi. Bunun üzerine çokağlayıp istigfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydanagelse, Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah, Nûh Neciyullah,İbrâhim Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah yazısını veya birnûr görüyorum. Böylece, benden meydana gelen hâllerin doğruolduklarının, Allahü teâlâ tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum.
Bâyezîd-i Bistâmî, Allahü teâlânın aşkıile öyle bir hâlde idi ki, O`ndan başka hiçbir şeyi hatırlamazdı. Yirmiyıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında;Yavrum ismin nedir? diye sorardı. Bir defâsında, o talebe dedi ki;Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmaklaşerefleniyorum. Lâkin her defâsında ismimi sormanızın hikmetinianlıyamadım. Bâyezîd-i Bistamî; Evlâdım, kusura bakma. Her defâsındaismini soruyorum. Allahü teâlânın muhabbeti kalbime gelince, beni öylebir hâl kaplıyor ki, O`ndan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini dehatırımda tutmaya çalışıyorum, fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Senhiç üzülme. buyurup talebesinin gönlünü aldı.
Bir gün yakınları kendisine; Efendim,filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sâhibi bir velîdir.dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerineBâyezîd-i Bistâmî; Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyâretegitmemiz lâzım oldu. buyurdular. Talebelerinden bâzıları ile birlikteonun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın,mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü.Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöylebuyurdu: Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeyeuymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da kerâmet sâhibidenilir. Böyle bir kimsenin, Allahü teâlânın evliyâsından olması mümkündeğildir. buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî`ye; Bu yüksekmakamlara nasıl kavuştunuz? diye sordular. Cevâbında şöyle anlattı:Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistâm`dan çıktım. Ay her tarafıaydınlatıyordu. Giderken âniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm.On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklımbaşımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O halde iken; YâRabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acabâ niçin böyleboş? dedim. Hemen; Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil,belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleribizim kabûl etmeyişimizdendir. diyen bir ses duydum. Bir an, herkesinbu huzûra kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, buşefâat makâmının Sultân-ül-Enbiyâ Muhammed Mustafâ efendimize mahsusolduğunu hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşıedebe riâyetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir sesduydum ki; Ey Bâyezîd, Sultân-ül-Enbiyâ`ya olan muhabbetin ve edeberiâyetin sebebiyle, biz de senin edeb ve mertebeni yükseltiyoruz.Kıyâmete kadar, Sultân-ül-Ârifîn, diye anılırsın buyuruyordu.
Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî`yi birgece uyku bastırıp, sabah namazına uyanamadı. Namazını kazâ edip okadar ağlayıp inledi ki, bir ses işitti. Ey Bâyezîd, bu günâhınıaffeyledim. Bu pişmanlık ve ağlamana da, ayrıca yetmiş bin namaz sevâbıihsân eyledim. diyordu. Aradan birkaç ay geçtikten sonra onu, yineuyku bastırdı. Şeytan gelip, Bâyezîd`i Bistâmî`nin mübârek ayağındantutarak uyandırdı ve; Kalk namazın geçmek üzeredir. dedi. Bâyezîd-iBistâmî, Şeytan`a; Ey mel`ûn! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesinnamazının geçmesini, kazâya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu dabeni uyandırdın? buyurunca, Şeytan şu cevâbı verdi: Birkaç ay öncesabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çokağlayıp inlediğin için ayrıca yetmiş bin namaz sevâbı almıştın. Bu gün,onu düşünerek, sâdece vaktin namazının sevâbına kavuşasın da, yetmişbin namaz sevâbına kavuşmayasın diye seni uyandırdım. dedi.
Zamânında binlerce velî vardı. Hepsi deibâdet, riyâzet, keşif ve kerâmet sâhibi idi. Fakat asrın kutupluğu,ümmî bir demircinin üzerinde idi. O bu işin sır ve hikmetine karşıhayretler içindeydi. Çoluk çocuğunun nafakası için geceli gündüzlü örsbaşından ayrılmayan demirciyi görmek istedi. Bir gün dükkânına gitti.Selâm verdi. Onu görünce, çocuklar gibi sevindi. Ellerine sarıldı, uzunuzun öptü ve ondan duâ ricâ etti. Henüz keşif âlemine girmemiş olduğuiçin kendi makâmından habersizdi. Ondan duâ isteyince dedi ki: Bensenin ellerinden öpeyim de, sen bana duâ et! Sizin duânıza muhtaç olanbenim! O ise şöyle cevap verdi: Benim sana duâ etmemle, içimdeki derthafiflemez ki! Bunun üzerine o da; Derdin nedir? Söyle bir çârearayalım? dedi. Acabâ kıyâmet gününde, bunca insanın hâli ne olur?Bunu düşünmekten, buna yanmaktan başka derdim yok. dedikten sonrahüngür hüngür ağlamaya başladı. Bâyezîd-i Bistâmî`yi de ağlattı. Ovakit içinden; Bunlar nefsim, nefsim diyenlerden değil, ümmetimümmetim diyenlerdendir. diyen bir ses duydu. Hemen içindeki hayretsilindi. Kutupluk makâmının bu demirciye niçin verildiğini sezdi.Anladı ki, böyleleri, sevgili Peygamber efendimizin kalbine her anbağlıdır. Onun hakîkatine mazhardır. Demirciye dedi ki: İnsanlarınazap çekmesinden sana ne? Demirci de; Bana mı ne? Benim fıtratımınmayası, şefkat suyuyla yoğurulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azâbınıbana yükleseler de, onları bağışlasalar, ben saâdete ererim vederdimden kurtulurum. dedi.
O, namazda okunmak için, farz mikdarındanfazla sûre ve âyet bilmiyordu. Bilmediklerini Bâyezîd-i Bistâmîöğretti. O da, kırk yıldır elde edemediği mânevî derecelere yükseldi.İçi feyz-i ilâhî ile doldu. O vakit iyice anladı ki, kutupluk sırrıbaşka bir şey imiş.
Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, kabristandaçok dolaşırdı. Bir gece gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu.Bâyezîd; Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm. dedi.Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bâyezîd hazretleri evedönünce talebelerine sopanın fiatını sordu. O kadar parayı bir keseyekoyarak, bir mikdar da tatlı ile berâber bir talebesiyle, o bekçiyegönderdi. Bir de mektup yazarak bekçiye vermesini söyledi. Mektup şöyleidi: Muhterem Bekçi efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahatbendedir. Gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızınkırılmasına da sebeb oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir sopa al!Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığımtatlıyı ye! Allahü teâlânın selâmı üzerine olsun. Genç bekçi mektubuokuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçidaha hak yola girdi.
Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı.Bir devesi vardı. Azığını ve eşyâsını o deveye yüklemişti. Birisikendisine; Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmezmi? dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; Acaba yükü taşıyan deve midir? Dikkat etbakalım, devenin sırtında yük var mı? dedi. O kimse dikkatlebaktığında gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıdadurmaktadır. O kimse hayretini gizleyemeyip; Sübhânallah!Ne kadaracâib bir iş. deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; Hâlimi sizden gizlesem,bana dil uzatıyorsunuz. Hâlimi size açık açık göstersem hayretediyorsunuz, tâkat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum?buyurdu ve yoluna devâm etti. Ziyâretleri esnâsında kendisine,annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistâm`a giden bir kâfile ilehemen yola çıktı. Bistâm`a geldiği duyulunca bütün halk yollaradökülüp, kendisini karşıladılar. Seher vakti evlerine geldi. Annesiabdest almış şöyle duâ ediyordu:
Yâ Rabbî! Benim garib oğlumu herkötülükten muhâfaza buyur. Büyükleri kendisinden hoşnûd eyle. Oğlumagüzel hâller ve iyilikler ihsân buyur... Bunun üzerineSultan-ül-Ârifîn kapıyı çalıp izin istedi. Annesinin Kim o? suâline,Bâyezîd-i Bistâmî; Senin garîb oğlun. cevâbını verdi. Annesi koşupkapıyı açtı ve; Senden ayrılık hasretiyle ağlaya ağlaya saçlarıma akdüştü, belim büküldü. dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî bir sene hac dönüşündeHemedan`a uğrayıp, oradan bir mikdâr tohum satın aldılar. Bistâm`agelip, Hemedan`dan aldığı tohum torbasını açınca, içinde bir kaçkarınca bulunduğunu gördü. Bunları yuvalarından ayırmanın münâsibolmıyacağını düşünüp, tekrar Hemedan`a gitti. Tohumu aldığı yerebırakıp, ondan sonra Bistâm`a döndü.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gece,talebelerinden bir kısmı ile bir yere misâfir oldular. Ev sâhibi, evinaydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîd-i Bistâmî yanındabulunanlara; Bu kandilde bir gariblik görüyorum. Yanıyor ama ışıkvermiyor. Hikmeti nedir? diye sordu. Ev sâhibi; Efendim. Biz bukandili bir gece yakmak için komşumuzdan emânet almıştık. Bu akşamikinci gece yakıyoruz. deyince, Bâyezîd, kandili söndürdü ve hemenkandili sâhibine götürüp teslim edin. Arzu ederseniz, bir gece dahayakmak için izin isteyin. buyurdu. Ev sâhibi kandili alıp komşusunagötürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve gelincekandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: İşteşimdi ışığını görüyorum.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yanlışlıkla birkarıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup üzüldü. Ölü karıncayıavucuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ve kırık kalbi ile karıncayaüfürünce, Allahü teâlânın izni ile karınca canlanıp yürümeye başladı.
Bir gün yolda yürürken, bir gencinkendisini takib etmekte olduğunu farkedip döndü ve gence; Niçin benitâkip ediyorsun, istediğin nedir? dedi. Genç, edeple; Efendim, sizingibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmetbuyurun da ben de kazanayım. dedi. Cevâbında; Benim yaptıklarımıyapmadıkça, benim derimin içine girsen istifâde edemezsin. Bu, Allahüteâlânın bir lütfudur. buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî kırk beş kere haccagitmişti. Bir gün Arafat Tepesinde oturuyordu. Nefsi ona; Bâyezîd!Senin bir benzerin var mıdır? Kırk beş defâ haccettin ve binlerce defâhatmetme bahtiyarlığına eriştin. diye fısıldadı. Bu ses onu üzdü.Derhâl toparlandı ve oradaki mahşerî kalabalığa; Kim benim kırk beşdefâ yapmış olduğum haccı bir ekmeğe satın alır? diye sordu. Bir adambaşını kaldırıp; Ben alırım. dedi ve ekmeği uzattı. Bâyezîd-i Bistâmîaldığı ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Sonra işinibitirip, yol hazırlığı yaparak, Rum diyârına doğru yola çıktı. Günlercegittikten sonra bir râhip ile karşılaştı. Râhib, Bâyezîd-i Bistâmî`ninelini tutup, evine misâfir götürdü. Evinde ona bir oda verdi. Bâyezîd-iBistâmî kendisine ayrılan bu odada ibâdete başladı ve kalbini Allahüteâlâya çevirdi. Râhip her gün onun yiyeceğini sabah akşam getiripönüne koyardı. Bu hal bir ay devâm etti. Bâyezîd-i Bistâmî daha sonranefsine dönerek;
Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakatSen o kadar kötüsün ki kırılmıyorsun. dediği sırada râhip içeri girdive; İsmin nedir? diye sordu. O da; Bâyezîd! cevâbını verdi. Râhip;Ne güzel adamsın. Keşke Mesîh`in kulu olmuş olsaydın! deyince, busözler Bâyezîd-i Bistâmî`ye ağır geldi ve evi terketmek isterken râhip;
Bizim burada kırk günü tamamla, öylegit. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni çok arzuediyorum. Aynı zamanda çok değerli bir vâizimiz, sâdece bu günlerde birdefâ konuşur. Onu dinlemeni istiyorum. deyince, bu teklifi kabûlederek, kırk gün kalmaya râzı oldu. Kırkıncı gün geldiğinde râhib odayagirerek; Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz geldi. dedi.Bâyezîd-i Bistâmî dışarı çıkmak için hazırlandı. Fakat râhib ona; Sizbu kıyâfetle nasıl bin kadar râhibin arasına gireceksiniz? Bu yüzdenüzerindeki elbiseyi çıkarıp, şu râhip elbiselerini giy ve boynunaİncil`i as! dedi. Bu teklif ona çok ağır gelmesine rağmen, bunda dabir hikmet vardır diyerek râhibin getirdiği giysileri giydi. Râhiplerinarasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Biraz ilerlediktensonra râhiplerin en büyüğü geldi. Fakat konuşmuyordu. Niçin konuşmadığısorulduğunda; Nasıl konuşabilirim, aranızda bir Muhammedî var! diyecevap verdi. Halk ve râhipler galeyâna gelerek; Onu gösterparçalayalım. diye bağrıştılar. Başrâhip; Hayır, yemin ederim kisöylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz, onu sizetanıtabilirim. dedi. Bunun üzerine râhipler ve halk, Muhammedî olanzâta dokunmayacaklarına dâir yemin ettiler. Başrâhip;
Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk vekendini göster. diye seslenince, Bâyezîd-i Bistâmî ayağa kalktı. Başrâhip; Adın ne? diye sordu. Bâyezîd! cevâbını verdi. Tahsil gördünmü? diye sorunca; Rabbim öğrettiği kadar bir şeyler biliyorum. dedi.Bunun üzerine râhip; O hâlde bana şu hususları cevaplandır: İkincisiolmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisiolmayan dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı,sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusuolmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri,on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle bunlar nelerdir?
Bâyezîd-i Bistâmî baş râhibe; Beni iyidinle!İkincisi olmayan bir, eşi-ortağı, dengi ve benzeri olmayan Allahüteâlâdır. Üçüncüsü olmayan iki, gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olmayanüç, üç talâktır (boşamadır). Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebûr,İncîl ve Kur`ân-ı kerîmdir. Altıncısı olmayan beş, beş vakit namazdır.Yedincisi olmayan altı göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür.Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat göktür. Dokuzuncusu olmayan sekiz,kıyâmet günü Arş`ı taşıyacak sekiz melektir. Onuncusu olmayan dokuz,kadının dokuz ay hâmilelik müddetidir. On birincisi olmayan on, Mûsâaleyhisselâmın Şuâyb peygambere on yıl çobanlık etmesidir. On ikincisiolmayan on bir, Yûsuf peygamberin on bir kardeşidir. On üçüncüsüolmayan on iki, on iki aydır. dedi. Râhip tebessüm ederek; Doğrusöyledin. Şimdi de bana, havadan ne yaratıldı, havada ne muhâfazaolundu ve kim hava ile helâk edildi? bunlardan haber ver. dedi.Bâyezîd-i Bistâmî;
Îsâ peygamber havadan yaratıldı, havadamuhâfaza edildi. Âd kavmi hava ile helâk edildi. diye cevap verdi.Râhip; Doğru söyledin. Ağaçtan kim yaratıldı, ağaçta kim korundu veağaç ile kim helak oldu? diye sorunca; Mûsâ aleyhisselâmın asâsıağaçtan yaratıldı, Nûh aleyhisselâm ağaç içinde (gemide) korundu,Zekeriyyâ aleyhisselâm ise ağaç içinde testere ile biçilip helâkedildi. cevâbını verdi. Râhip tekrar; Doğru söyledin. Kim ateştenyaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helâk oldu? diye sordu.O da;
İblîs ateşten yaratıldı. İbrâhimaleyhisselâm ateşten korundu. Ebû Cehil ateş ile helâk oldu. dedi.Râhip tekrâr; Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ilekim helâk oldu? dedi. Bâyezîd-i Bistâmî;
Sâlih peygamberin devesi taştanyaratıldı. Eshâb-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve ordusu taş ilehelâk edildi. cevâbını verdi. Râhip; Doğru söyledin. Âlimler,Cennet`te dört nehir vardır, biri baldan, biri sütten, biri sudan, biride şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kaynaktan akıyormuş,diyorlar. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır? diye sordu.
Evet vardır. İnsanın başından dört nehirakar. Kulak yağı acıdır. Göz yağı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tadtaşır. Ağızdan gelen su tatlıdır. cevâbını verdi. Râhip yine; Doğrusöyledin. Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunundünyâda bir benzeri var mıdır? diye sorunca;
Evet vardır. Ana rahmindeki cenin yeriçer fakat dışkısı yoktur. cevâbını verdi. Râhip; Doğru söyledin.Cennet`te Tûbâ ağacı vardır. Cennet`te hiç bir saray, hiç bir köşkyoktur ki, bu ağacın dalına dokunmasın. Bunun dünyâda bir örneği varmıdır? diye sordu.
Evet vardır. Güneş sabahleyin doğuncaböyle değil midir? cevâbını verdi. Râhip; Doğru söyledin. Şimdişunları cevaplandır: Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunmakta, herdalında otuz yaprak ve her yaprakta beş çiçek yer almakta, bunlardanikisi güneşe, üçü karanlığa bakmaktadır. Bu ağaç nedir? deyince:
Ağaç bir yılı temsil eder. On iki dalı,on iki ay, her daldaki otuz yaprak, günleri, her yapraktaki beş çiçekde, beş vakit namazı temsil eder. cevâbını verdi. Son olarak râhipşöyle sordu: Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş, tavâf yapmış veo makâmlarda bulunmuştur. Fakat onun ne rûhu vardır ne de hac kendisinevâcibdir? Bâyezîd-i Bistâmî;
Nûh peygamberin gemisidir. dediktensonra, râhibe; Ey râhip! Birçok sorular sordun. Biz onlarıcevaplandırmaya çalıştık. Müsâde ederseniz benim de sorularım var.Fakat ben bir sorudan başka sormayacağım. O da şudur:
Cennet`in anahtarı nerededir? Cennetkapılarının üzerinde ne yazılıdır? Râhip sustu ve cevap vermektenkaçındı. Diğer râhipler bu duruma bozuldular ve; Ey büyüğümüz mağlupmu oluyorsun? dediler. O da; Hayır mağlûb olmak istemiyorum.deyince; Peki öyleyse niçin cevap vermiyorsun. dediklerinde; Şâyetcevap verirsem benim cevabıma katılır mısınız? dedi. Bunun üzerinehepsi birden söz verdiler. Râhip; Dinleyin, şimdi cevap veriyorum.Cennet`in anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı olan ibâre; Lâ İlâheİllallah Muhammedün Resûlullahdır. deyip müslüman oldu. Diğer râhiplerde hep bir ağızdan Kelime-i şehâdeti getirip müslüman oldular.Bâyezîd-i Bistâmî de onların yanında bir süre kalıp İslâmiyeti öğretti.Böylece onun buraya gitmesinin hikmeti anlaşıldı.
Bâyezîd-i Bistâmî`ye bir kimse gelip:Efendim, ben Taberistan`da idim. Bir zâtın cenâze namazını kılıyorduk.Siz de orada idiniz, cenâze namazından sonra Hızır aleyhisselâmınelinden tuttunuz. Sonra sizin havada uçtuğunuzu gördüm. dedi.Sultân-ül-Ârifîn ona; Doğru söylüyorsun. buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî`ye bir gün bir kimsegelip; Efendim! Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, gecelerinamaz kılıyorum. Ama, kendimde hiç bir ilerleme göremiyorum. Halbukiîtikâdım da düzgündür. dedi. Sultân-ül-Ârifîn; Sen bu hâlde üç yüzsene daha devâm etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefs engelin var.buyurdu. O kimse; Efendim! Bunun bir çâresi yok mu? diye sordu.Bâyezîd-i Bistâmî: Var ama sen kabûl etmezsin. buyurdu. O kimse ısrâredip; Aman efendim, lütfen bildiriniz ve beni talebeliğe kabûl ediniz.Ne emrederseniz yaparım. dedi. Sultân-ül-Ârifîn buyurdu ki:
Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetlielbiseleri çıkarıp, âdî ve eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıpiçine ceviz doldur. Seni en iyi tanıyanların bulundukları sokağa git.Çocukları başına topla, (Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokatvurana iki ceviz veriyorum) de. O kimse bunları duyunca; Sübhânallah,Lâ ilâhe illallah. Ben bunları yapamayacağım. Bana başka bir şeyemretseniz. dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; Senin ilâcın ancak budur ve bizde baştan; Sen bunları kabûl etmezsin! diye söylemiştik. Yolumuzunesâsı nefsi terbiye etmektir. buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî`nin mecûsî olan birkomşusu ve süt emme çağında bir de çocuğu vardı. Bu mecûsî sefereçıktı. Evlerini aydınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu.Sultân-ül-Ârifîn her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürdü.Mecûsî seferden dönünce durumu haber alıp, kendisinde değişikliklerhissetti. Bâyezîd`e karşı kalbinde bir sevgi hâsıl olduğu halde; Ozâtın aydınlığı varken bizim karanlıkta bulunmamız hiç uygun değildir.dedi ve hemen Bâyezîd-i Bistâmî`nin huzûruna gidip müslüman oldu.
Bir gün sohbetinde bulunanlara;Kalkınız, Allahü teâlânın velî kullarından birini karşılamayaçıkalım. buyurup, kalktılar. Yola çıktıklarında, İbrâhim bin Şeybe-iHirevî ile karşılaştılar. Hazret-i Bâyezîd ona; Hatırıma, senikarşılamak ve Allah katında sana şefâat etmek geldi. buyurdu. O da,Efendim siz bütün mahlûkâta şefâat etseniz yine fazla sayılmaz. dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün talebeleriylegiderken delilerin bulunduğu bir tımarhânenin önünden geçiyorlardı.Talebelerinden birisi, orada delilerin tedâvileri için bir şeyleryapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; Günah hastalığı ile hasta olanlariçin bir ilâcınız var mıdır? diye sordu. Baştabib cevap veremeyipsusunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bâyezîd`in teveccühü ileşöyle dedi: O derdin ilâcı şöyledir: Tövbe kökünü istigfâr yaprağıylakarıştırıp, kalp havanına koyarak, tevhîd tokmağıyla iyice dövmeli.Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyle hamur etmeli. Daha sonraAşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak,gece gündüz kanâat kaşığıyla yemelidir.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yolda giderkenyanından geçen bir köpeği gördü. Köpeğe değip necâset bulaşmasın diyeeteklerini topladı. O anda köpek dile gelip, şöyle dedi:Benden sanabulaşacak kir, üç defâ yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibirkiri yedi deryâda yıkansa temiz olmaz. Bunun üzerine Bâyezîd-iBistâmî, köpeğe; Senin dışın pis, benim ise içim. Gel berâber olalımda belki birbirimize faydamız olur. dedi. Köpek de; Sen benimleyoldaş ve arkadaş olamazsın. Zîrâ halk beni horlar, sana tâzim eder.Beni gören taşlar, seni gören ise iltifâta başlar ve Ârifler sultanınaselâm olsun! der. Benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok, ama seninbir ambar buğdayın var. cevâbını verdi. Bâyezîd-i Bistâmî bu cevaptankederlendi, bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile lâyık değilim, diyeüzüldü.
Ebû Türâb Nahşebî`nin bir talebesi vardı.Allahü teâlâya olan muhabbetinin çokluğundan, hergün yüzlerce defakendinden geçip bayılırdı. Bir gün hocası, kendisine; Sen Bâyezîd-igörsen daha çok derecelere kavuşurdun. dedi ve o talebe ile beraberBâyezîd`in yanına geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî ile o talebe göz gözegeldikleri anda talebe düşüp vefât etti. Bunun üzerine Ebû TurâbNahşebî dedi ki: Yâ Bâyezîd, bu talebe öyle idi ki, Allahü teâlânınaşkı ile kendisinde bâzı hâller olur, kendisinden geçerdi. Fakat sizibir defâ görmekle düşüp can verdi. Bu nasıl oluyor? Bâyezîd buyurduki: O kişinin hâli doğru idi. Önceden, onun müşâhedesi, kalp gözü ilegörmez kendi makâmı kadar idi. Beni gördüğü anda, müşâhedesi benimmakâmım kadar oldu. Lâkin o kimse buna tâkat getiremeyip, can verdi.
Bir gece, bâzı kimseler hazret-iBâyezîd`in nasıl ibâdet yaptığını, neler söylediğini işitmek içinpenceresinin altında dinlemeye başladılar. Seher vakti olduğunda bütünkalbiyle Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Bayılmasının sebebisorulduğunda; Sen kim oluyorsun? Senin haddine mi düştü ki ismimiağzına alıyorsun? şeklinde bir nidâ gelir diye çok korktum da onun içinbayılmışım. buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî namaz kılmak içinmescide gelince kapıda bir mikdâr durur ve ağlardı. Sebebini soranlara;Câmiyi, vücûdumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Allahü teâlâyayalvarıyorum, ondan sonra giriyorum. dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî`ye; Nefsine verdiğinen hafif cezâ nedir? diye sordular. Cevâbında; Bir defâsında nefsim,bir itâatsizlikte bulundu. Buna cezâ olarak bir yıl boyunca hiç suiçmedim. buyurdu.
Bir gün bâzı kimseler, Bâyezîd`inhuzûruna gelip, yağmur yağması için duâ etmesini taleb etmişlerdi.Bâyezîd mübârek başını eğip, bir mikdar duâ ettikten sonra; Gidiniz,damlarınızın oluklarını kontrol ediniz. buyurdu. Ondan sonra 24 saatdurmadan yağmur yağdı.
Bir defâsında Bâyezîd hazretlerininkalbine şöyle ilhâm olundu: Ey Bâyezîd! Hazînelerim, başkalarıtarafından yapılan ibâdetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bizeöyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın. Bâyezîd; Yâ Rabbî! Hazînendebulunmayan şey nedir? dedi. Kalbime ilhâm olundu ki: Âcizlik,zavallılık, çâresizlik, zillet ve ihtiyaç.
Bâyezîd-i Bistâmî bir defâsında şöyleanlattı: Bizim rûhumuzu, semâlara götürdüler. Cennet`i, Cehennem`igösterdiler. Hiçbir şeye bakmadım. Hep Allahü teâlâyı düşünüyordum.Nice makâmlardan geçirdiler. Nihâyet ezeliyyet ağacını gördüm. Sonra;Yâ Rabbî! Sana gelebilmem için beni benliğimden kurtar. diyeyalvardım. Bana bildirildi ki:Ey Bâyezîd! Benliğinden kurtulup banayaklaşman, Sevgili Peygamberime tâbi olmana bağlıdır. O`nun ayağınıntozunu, gözüne sürme yap. O`nun bildirdiği hükümlere uymaya devâm et.(Tasavvuf ehli arasında bu menkıbeye Bâyezîd`in mîrâcı denir.)
Bulunduğunuz şu derecelere nasılkavuştunuz? diye kendisine sordular. Cevâbında buyurdu ki: Her yerdeAllahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riâyet etmekle.buyurdu.
Bir gün hazret-i Bâyezîd`e; Peygamberlerhakkında ne buyurursunuz? diye sordular. Cevâbında buyurdu ki: Bizonlar hakkında bir şey söyleyemeyiz ve onları anlayamayız. Hallerinianlamaktan âciziz. Onlar, bizim anlıyabildiğimizden çok dahayüksekdirler. Diğer insanlar, büyük velîleri ne kadar anlıyabilirse,velîler de peygamberleri ancak o kadar tanıyabilirler.
Bâyezîd-i Bistâmî, yanında bulunanlara;Allahü teâlâ, kendilerinden râzı olduğu kimseleri Cennet`ine koyuyordeğil mi? diye sordu. Onlar; Evet efendim, öyledir. diye cevapverdiler. Bunun üzerine; Bir kimse, Allahü teâlânın rızâsınakavuştuktan sonra, bir anlık duyduğu zevk ve saâdet, Cennet`teki binköşkten daha fazladır. buyurdular.
Bâyezîd-i Bistâmî bir defâsında birimâmın arkasında namaz kıldı. Namazdan sonra, o imâm, Bâyezîd`e; Sizbir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şeyistemiyorsunuz. O halde siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?dedi. Hazret-i Bâyezîd bunu duyunca; Ben hemen namazımı iâde edeyim.Zîrâ rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namazkılmışım, bu ise câiz değildir. buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün, talebeleri ilebirlikte, gâyet dar bir sokaktan geçiyorlardı. Hazret-i Bâyezîd,karşıdan bir köpeğin gelmekte olduğunu gördü ve geri çekilip köpeğe yolverdi. Talebelerinden birinin hatırına şöyle geldi: İnsanoğluhayvanlardan şereflidir. Hem bizim üstâdımız, Sultân-ül-Ârifîndir. Hemde etrâfındakiler onun, her biri çok kıymetli sâdık talebeleridir.Bütün bunlara rağmen, üstâdımız bu köpeğe yol vermesinin hikmeti acabânedir? Bunun üzerine Bâyezîd buyurdu ki: Şu köpek, hâl lisânı ilebana dedi ki; Sana Sultân-ül Ârifîn olmak hil`atini ve bana daköpeklik postunu giydirdiler. Bunun tersi de olabilirdi. Bunun üzerineben ona yol verdim.
Bir gece ıssız bir su kenarında hırkasınıüzerine örtüp uyumuştu. İhtilâm oldu. Hemen kalkıp gusletmek istedi.Hava çok soğuk olduğu için, nefsi güneş doğduktan, hava ısındıktansonra gusletmesini istiyerek gevşek davrandı. Nefsinin ona yaptığınıgörünce hemen kalkıp, buzu kırdı ve nefsine cezâ olarak, hırka ileberâber gusletti. Gusülden sonra da, hırkasını çıkarmadı. Hırka buzbağlamıştı. Sonra; Ey Nefsim! Tenbelliğinin cezâsı işte budur. dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî, buyurdu ki: On ikisene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyâzet, nefsin arzularınıyapmamak körüğünde, mücâhede, nefsin istemediği şeyleri yapmak ateşiylekızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici iledövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş senekendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibâdet ve tâatlarla bu aynayıcilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım.Netîcede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenipamelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnârbulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım.Yeniden hakîki müslüman oldum.
Ömrüm boyunca, Allahü teâlâya lâyıkıylaibâdet edebilmeyi, namazımı lâyıkıyla kılabilmeyi arzu ettim. Bu arzuile, belki güzel namaz kılarım diye sabaha kadar namaz kıldım. Fakatkıldığım bütün namazları O`na lâyık olarak bulmuyordum. Nihâyet, Allahüteâlâya şöyle yalvardım: Yâ Rabbî! Sana lâyık şekilde tam ve kusursuzolarak hiç namaz kılamadım. Kıldığım bütün namazlar hep Bâyezîd`eyakışır şekilde oldu. Beni ve ibâdetlerimi kusurlarımla birlikte kabûleyle.
Bir zaman; Artık ben, zamânın en büyükevliyâsıyım. düşüncesi kalbime geldi. Hemen buna pişman olup gönlümhüzünle doldu. Şaşkınlık içerisinde Horasan yolunu tuttum. Bir müddetgittikten sonra; Allahü teâlâ beni, kendime getirecek birini banagönderinceye kadar buradan ayrılmayacağım. diye niyet ettim ve oradaüç gün bekledim. Dördüncü gün dişi bir devenin üzerinde bir gözügörmeyen biri geldi. Nereden geliyorsun? dedim. Sen niyet ettiğinzaman üç bin fersah uzakta idim. Oradan geliyorum. Kalbini koru.Zamânın en büyüğü benim. gibi düşünceleri hatırına getirme! dedi vekayboldu.
Uzun seneler nefsimi terbiye etmekleuğraşıp çile çektikten sonra, bir gece, Allahü teâlâya yalvardım. Şutesti ve aba sende oldukça, sana ruhsat yoktur. diye ilhâm olundu.Bunun üzerine yanımda bulunan testi ve abayı terk ettim. Bundan sonrabana; Ey Bâyezîd, nefsin hevâ ve hevesi için tuzaktaki tâne misâliolan dünyâ mallarına gönül bağlayıp, sonra da Allahü teâlâya kavuşmakiçin yol istiyen kimselere; Bâyezîd, nefsin istediklerini yapmayıp,istemediklerini yapmak sûretiyle kırk yıl uğraştığı hâlde, yanındabulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı terk etmedikçe izinalamadı. Siz, bu hâlinizle size izin verileceğini mizannediyorsunuz.Aslâ izin alamazsınız. diye bildirildi.
Bâyezîd-i Bistâmî vefât ederken,kendisini sevenlerden Ebû Mûsa ismindeki zât yanında bulunamamıştı.Fakat o gece rüyâda; Arşı, başı üzerine alıp taşıyordu. Bu rüyâya çokhayret edip, hikmetini anlıyamadı ve bunu Bâyezîd-i Bistâmî`ye sormakiçin yola düştü. Yolda, Bâyezîd-i Bistâmî`nin vefât ettiğini haberaldı. Bistâm`a geldiğinde cenâze merâsimi için, hesabı mümkün olmayanfevkalâde bir kalabalık gördü. Tabutunu taşımakla şereflenmek içinyanaşmaya çalıştı. Fakat yanaşıp da tabutu taşımak mümkün olmuyordu.Diyor ki, Gördüğüm rüyâyı unutmuş vaziyette, hazret-i Bâyezîd`intabutunu taşımakla şereflenmek istiyordum. Bu mümkün olmayınca tabututaşıyanlar arasından meşakkatle, sıkıntı ile geçip tabutun altınagirdim ve başımı tabuta dayayıp öylece gidiyordum. Birden tabutuniçinden bana şöyle hitâb ettiğini duydum: Ey Ebû Mûsâ! İşte şubulunduğun hal akşamki gördüğün rüyânın tâbiridir.
Bâyezîd-i Bistâmî devamlı; Allah!..Allah!.. derdi. Vefâtı ânında da yine; Allah!.. Allah!.. diyordu.Bir ara şöyle duâ etti: Yâ Rabbî! Senin için yaptığım bütün ibâdet,tâat ve zikirleri hep gaflet ile yaptım. Şimdi can veriyorum. Gaflethâli devâm ediyor. Allah`ım! Bana huzûr ve zikir hâlini ihsân eyle.Bundan sonra, zikir ve huzûr hâli içinde rûhunu teslim etti. Vefâtı 875(H.261) senesinde Mayıs ayına rastlar. Kabri, Bistâm şehrindedir.
Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî vefâtettikten sonra, büyüklerden biri kendisini rüyâda görüp; Allahü teâlâsana ne muâmele eyledi. diye sordu. Buyurdu ki: Beni toprağakoydukları zaman bir ses duydum ki; Ey Bâyezîd! Bizim için negetirdin? diyordu. Yâ Rabbî! Sana lâyık hiç bir iyi amel yapamadım.Huzûruna lâyık hiçbir şey getiremedim, ama şirk de getirmedim. dedim.
Hazret-i Bâyezîd, vefât ettikten sonra,büyük zâtlardan birisi kendisini rüyâda görüp sordu. Münker ve Nekirsana nasıl muâmele eyledi? Cevâbında; O iki mübârek melek gelip;Rabbin kimdir? diye sorunca, onlara dedim ki: Bunu sormakla sizinmaksadınız hâsıl olmaz. Siz bana O`nu soracağınıza, beni O`na sorun.Eğer O, beni, kulu olarak kabûl ederse ne âlâ. Mâzallah O, beni kuluolarak kabûl etmezse, ben, yüz defâ; O, benim Rabbimdir. desem nefaydası olur? buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî vefât ettikten sonra,onun sâdık talebelerinden olan bir hanımefendi şöyle anlattı: Kâbe-imuazzamayı tavâf etikten sonra bir saat kadar tefekkür ettim. Bu sıradauykum geldi ve birazcık uyudum. Rüyâmda beni göğe çıkardılar. Allahüteâlânın izni ve lütfu ile, Arş-ı âlânın altını gördüm. Çok güzelkokusu vardı. Nurdan yazılmış bir yazı gördüm -Bayezîd Veliyyullah-yazılı idi ve yazının eni ve boyu da görünmüyordu.
Velîler tâifesinin efendisi Cüneyd-iBağdâdî buyuruyor ki: Velîler arasında Bâyezîd-i Bistâmî`nin yeri,melekler arasında Cebrâil`in yeri gibidir.
Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinintasavvufta derecesi çok yüksek idi. Tasavvuf ilminde sekr, ilâhî aşkile kendinden geçme hâli denilen bir hâlin kendisini kapladığı bir an,içinde bulunduğu durumu, müşâhede ettikleri şeyleri anlatmak içinSübhânî demiştir. Bu sözü bâzı kimseler anlayamamış, Bâyezîdhazretlerinin şânına uygun olmayan sözler sarfetmişlerdir. Halbuki busözü büyük âlim İmâm-ı Rabbânî hazretleri, birinci cild 43`üncümektubunda şöyle açıklamaktadır: Hallâc-ı Mensûr`un Enelhak veBâyezîd-i Bistâmî`nin Sübhânî sözünü tevhîd-i şühûdî bilmemizlâzımdır. Bu sûretle dîne uygun olurlar. Bu büyükler o hâl içinde,Allahü teâlâdan başka, hiçbir şey göremeyince, bu sözleri söylemiş,Allahü teâlâdan başka bir şey yoktur demek istemişlerdir. Sübhânîsözü, Hak teâlâyı tenzihtir. Kendini tenzih değildir. Çünkü kendivarlığını bilmemektedir. Birşeye hüküm veremez.
Talebelerine sık sık şöyle nasîhatederdi: Müslüman kardeşinize saygılı olmanızdan daha kolay ne vardır?Onlara hürmet etmek, haklarını korumak ne güzel haslettir! Müslümankardeşlerimize kin beslemek, onlara karşı saygısız olmak ne zararlışeydir! Bu yol hiç kimseye fazîlet kapısını açmamış, hiç kimseyibaşarıya ulaştırmamıştır...
Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri buyuruyor ki:
Dilini, Allahü teâlânın ismini anmaktanbaşka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsinihesâba çek. İlme yapış ve edebi muhâfaza et. Hak ve hukûka riâyet et.İbâdetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sâhibi ve yumuşak ol. Allahüteâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma.
Otuz sene mücâhede eyledim, nefsiministediklerini yapmadım. İlimden ve ilme uymakdan daha zor bir şeybulamadım.
Gözlerini harama bakmaktan vebaşkalarının ayıplarını görmekten koru.Bir gece karanlığında odamda otururkenayaklarımı uzatmıştım. Hemen bir ses duydum. Sultanla oturan edebinigözetmelidir diyordu. Hemen toparlandım.
Allahü teâlânın kendileri sebebiylenefsimi cezâlandırdığı bütün şeyler üzerinde düşündüm. Onların enşiddetlisi olarak gafleti buldum. Allahü teâlâdan bir an gâfil olmak(bir an O`nu unutmak) Cehennem ateşinden daha şiddetlidir.
Ey Allah`ım! Ey kusurlardan uzak olansonsuz kudret sâhibi Rabbim. Sen ne dilersen yaparsın. Benim vücûdumuöyle büyült, öyle büyült ki, Cehennem`i ağzına kadar doldursun. Böylecebaşka kullarına yer kalmasın. Onların yerine ben yanayım. Hazret-i EbûBekir de böyle duâ ederlerdi.
Siz havada uçan birisini gördüğünüzzaman hemen o kimsenin fazîletli, kerâmet sâhibi birisi olduğuna hükümvermeyin. Hatâ edebilirsiniz. O kimsenin hakîkaten fazîlet ve kerâmetsâhibi olduğunu anlamak için, İslâmiyetin emirlerine uymaktakihassasiyetine, Peygamber efendimizin ahlâkı ile ahlâklanması vesünnet-i seniyyeye uymasına, hakîkî İslâm âlimlerine olan muhabbet vebağ-
lılığına bakın. Bunlar tam ise, o kimsefazîlet ve kerâmet sâhibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik vezayıflık bulunursa, o kimse için fazîlet ve kerâmet sâhibidir, demekmümkün olmaz.
Yâ Rabbî! Sana kavuşmak nasıl mümkünolur? diye duâ ettim. Bir nidâ geldi, Nefsini üç talakla boşadiyordu.
Bu kadar zahmet ve meşakkatlere,sıkıntılara katlanarak aradığımı, annemin rızâsını almakta buldum. Çokbasit gibi gelen anne rızâsını almanın, bütün işlerin evvelinde lâzımolduğunu anladım.
Günahlara bir defâ, tâatlere ise bindefâ tövbe etmek lâzımdır. Yâni yaptığı ibâdet ve tâatlere bakıpkendini beğenmek, o ibâdeti hiç yapmamak günahından bin kat dahafenâdır.
İnsana zararı en şiddetli olan şeyin neolduğunu bilmek istedim. Bunun, gaflet olduğunu anladım. Gafletininsana yaptığı zararı, Cehennem ateşi yapmaz. Yâ Rabbî! Bizleri gafletuykusundan uyandır. Lütuf ve keremin ile bu duâyı kabûl eyle.
Bütün âlemin yerine beni Cehennem`deyaksalar ve ben de sabretsem, Allahü teâlâya muhabbeti dâvâ edinmişbirisi olarak yine bir şey yapmış olmam. Allahü teâlâ da benim ve bütünâlemin günahını affetse, rahmetinden ve ihsânından bir şey eksilmişolmaz.
Bir kimsenin, Allahü teâlâya olanmuhabbetinin hakîkî olup olmadığının alâmeti; kendisinde deniz misâlicömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu gibi üç hasletinbulunmasıdır.
Allahü teâlânın nîmetleri, her anherkese gelmektedir. O halde her zaman O`na şükretmek lâzımdır.Bizim sözlerimiz Kitap ve sünnettendir.Bu iki kaynaktan gücünü ve mânâsını almayan bir sözde değer yoktur.
Ârifin alâmeti nedir? diyesorulduğunda; Allahü teâlâyı anmakta gevşeklik göstermemektir.buyurdu.
ANNEYE HİZMET
Bâyezîd-i Bistâmî, çocuk iken kendisi,
İlim için mektebe, göndermişti, annesi,
Hocasını büyük bir dikkatle dinliyordu,
Öğrendiği şeyleri, hemen ezberliyordu.
Bir gün normal vaktinden, erken geldievine,
Annesi merak edip, sorduğunda kendine,
Dedi ki: Anneciğim, bugün birşeyöğrendim,
Duânı almak için, erkenden eve geldim.
Hak teâlâ Kur`ânda, buyuruyor ki bana,
İtâat eyleyeyim, kendisine ve sana.
Duâ et de yapayım, Rabbime çok ibâdet,
Sana da lâyıkıyla, yapayım iyi hizmet.
O günden itibâren, sarıldı ibâdete,
Koyuldu annesine, gece gündüz hizmete.
Karlı ve dondurucu, soğuk bir kış gecesi,
Yatağından seslenip, su istedi annesi.
Fırladı annesinin, emri için yerinden,
Lâkin testi boş idi, çeşmeye koştu hemen.
Testisini doldurup, döndüğünde evine,
Gördü ki vâlidesi, uykuya dalmış yine.
Onu uyandırmağa, gönlü râzı gelmedi,
Buzla kaplı testiyle, başucunda bekledi.
Biraz sonra annesi, uyandı Su, su diye,
Gördü ki oğlu bekler, elinde testi ile.
Dedi ki: Ey evlâdım, niçin oturmuyorsun?
Başucumda, ayakta, öylece bekliyorsun?
Dedi ki: Anneciğim, beklerim şu sebepten,
Hemen verebileyim suyu geciktirmeden.
Vâlidesi silerek, yaşaran gözlerini,
Oğluna duâ için, kaldırdı ellerini:
Yâ Rabbî, ben oğlumdan râzıyım sonsuzkere,
Sen de ondan râzı ol, kavuştur nimetlere.
Bâyezîd-i Bistâmî, hürmetine ilâhî,
Anne duâsı almak, nasîb et bize dahî
AYAKKABININ ÇAMURU
Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havadaCumâ namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur,yolu çamur hâline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâtaduvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerektemizledi. Yağmur yavaşlayınca câmiye doğru yürüdü. Bu sırada aklınabir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek; Onunlahelâlleşmeden nasıl Cumâ namazı kılabilirsin? Başkasının duvarınıkirletmiş olarak nasıl Allahü teâlânın huzûrunda durursun? diyedüşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı. Kapıyı açan mecûsî;Buyrun bir arzunuz mu var? diye sorunca; Sizden özür dilemeyegeldim. dedi. Mecûsî hayretle; Ne özrü? diye sordu. O da; Birazönce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemekmaksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti buinceliği unutturdu. deyince, Mecûsî hayretle; Peki ama ne zararı var?Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamurbir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez. dedi. Bâyezîd-i Bistâmî;Doğru ama, bu bir haktır ve sâhibinin rızâsını almak lâzımdır. dedi.Mecûsî; Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayıdîniniz mi öğretti? diye sorunca; Evet dînimiz ve bu dînin peygamberiolan Muhammed aleyhisselâm öğretti. dedi. Mecûsî; O hâlde biz niçinbu dîne girmiyoruz? diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.
KURTLARIN VAZÎFESİ
Bir gün Yûsuf-i Bahirânî isminde bir zâtkendi kendine; Bâyezîd-i Bistâmî`nin yanına gideyim. Eğer, açıktan birkerâmet gösterirse velî olduğunu kabûl edeyim. Böylece onu imtihânetmiş olayım. diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî`ninbulunduğu yere geldi. Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki; Bizkerâmetlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd Râî`ye havâle ettik. Sen onagit. Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî`yi sahrada buldu. Kendisi namazkılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince,gelen kimse kendisinden tâze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı vezamânı da değildi. Ebû Saîd Râî, asâsını ikiye bölüp, bir parçasınıgelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allahüteâlânın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve tâze üzüm verdi.Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen kimsenintarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin renklerininfarklı olmasının sebebini sordu. Ebû Saîd Râî; Ben, Allahü teâlâdan,yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin. Dolayısıyle,renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi. buyurdu ve okimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti. O kimsekilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi, Arafat`da kaybetti. Çok aradıise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm`a, Bâyezîd hazretlerinin yanınauğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî`nin önündeduruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan,kerâmet istediğine çok pişmân oldu. Tövbe ve istigfâr edip, Bâyezîd-iBistâmî`nin talebeleri arasına katıldı.
ON ŞEY
Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki:
Şu onşey beden üzerine farzdır: 1) Farzları noksansız yerine getirmek, 2)Haram kılınan şeylerden kaçınmak, 3) Allah için mütevâzî olmak, 4)Müslüman kardeşlerine eziyet etmekten sakınmak, 5) İyi ve kötü herkesiçin hayır isteyen olmak, 6) Allahü teâlânın mağfiretini arzulamak, 7)Her işte ve her hâlükârda Allah rızâsını gözetmek, 8) Öfkeyi, gurur vetaşkınlığı, zulüm ve haksızlığı, üzücü ölçüde mücâdeleyi terketmek, 9)Kendi kendine nasîhatçı olmak, nefsi terbiyeye çalışmak, 10) Ölümebilerek hazırlanmak.
Şu on şey bedeni korur: 1) Gözleri haramdan ve lüzumsuz şeylerdenkorumak, 2) Dili zikre alıştırmak ve bunu îtiyâd hâline getirmek, 3)Nefis muhâsebesi yapmak, günlük hayâtı bu ölçü içinde sürdürmek, 4)İlim öğrenmek ve öğrenilen ilmi faydalı olacak şekilde kullanmak, 5)Edeb ve terbiyeyi her yerde ve herkese karşı muhâfaza etmek, 6) Bedeni,dünyânın faydasız işlerinden kurtarıp, dünyâ ve âhiret için faydalıişlerde kullanmak, 7) İnsanlarla haşır-neşir olmamak, kalbigeliştirmek, düşünceyi berraklaştırmak, zekâyı işletmek için uzleteçekilmek, 8) Nefis ile kıyasıya mücâdele etmek, 9) Çokça ibâdet etmek,10) Peygamber efendimizin sünnetine uymak.
Şu on şey bedenin şerefidir: 1) Tevâzu içinde yumuşak huyluluk, 2)Hayâ ve edep, 3) İlim, 4) Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, gönülrahatlığı içerisinde ibâdetleri hatâsız yapmaya çalışmak, dünyâşatafatına değer vermemek, 5) Her işte, atılan her adımda Allahüteâlâdan korkmak, 6) Güzel ahlâk, 7) Başa gelen belâ ve musîbetleriyüklenmek, sabrı dayanak yapmak, 8) Halk ile iyi geçinme yollarını,idâre etmek çârelerini bilip yürütmek, 9) Öfkeye mâni olmak, 10)Dilenmeyi terketmek.
Şu on şey insanın maddî ve mânevîyapısını tahrib eder: 1) Dînine önem vermeyen kimseylearkadaşlık etmek, 2) Hayırlı ve yararlı kişilerden ayrılmak, onlarladostluk kurmamak, 3) Nefsin isteklerine boyun eğip onun peşinetakılmak, 4) İslâmiyetten uzaklaşmak, 5) Dinden olmayan şeyleri dinadına uydurup dîne sokan kimselerle oturup kalkmak, 6) Dünyâ ve âhiretiçin yararlı olmayan şeylerle uğraşmak ve bu tür şeyleri arzulamak, 7)Halkı kötü zan altında tutmak, 8) Üstünlük taslamak, 9) Dünyâlıktanyana üzüntüye kapılmak, 10) Âhireti düşünmemek.
On şey insan varlığını öldürür: 1) Terbiye azlığı, 2) Cehâlet çokluğu, 3)Halktan nîmet beklemek, 4) Şehvet azgınlığı, nefis kudurganlığı, 5) Başolma sevdası, 6) Dünyâya lüzumundan fazla meyletmek, 7) Allahü teâlâkatında nefis ile dostluk kurmak, 8) Çok yemek, 9) Çok uyumak, 10)Kalabalığa uymak.
On şey insanı aşağılık yapar: 1) Öfke ve hiddet, 2) Kin ve nefret, 3)Büyüklenme, 4) Zulüm ve haksızlık, 5) İnat yollu mücâdele, 6) Cimrilik,7) Başkasına ezâ ve cefâ etmek, 8) Mümin kardeşine saygısızlık, 9) Kötühuy ve fenâ ahlâk, 10) İnsaf ölçülerini aşmak.
NASÎHATLERİN ÖZÜ
Bâyezîd-i Bistâmî`nin yakınlarından biriseyâhate çıkarken, huzûra gelip; Bana tavsiyede bulunur musunuz?dedi. O da; Üç şey ile sana tavsiyede bulunurum: Yolculukta kötühuylunun biri sana arkadaşlık ederse, onun kötülüğünü kendi güzel ahlâkpotana sok da şekillendirmeye çalış. Böylece işin ve yolculuğunselâmetle netîcelensin. Biri sana iyilikte bulunursa, devamlı sûretteAllahü teâlâya şükret. Çünkü o adamın kalbini sana çeviren cenâb-ıHak`tır. Bir belâ sana dokunacak olursa, o belânın üzerinden kalkmasıiçin süratle Allahü teâlâya dön ve netîceyi sabırla bekle. Ümidinkırılmasın, îtimâdın sarsılmasın. Çünkü gelen belânın altında ne gibihayırların yattığını o anda idrak edemezsin. dedi.
Talebesi Ebû Mûsâ`ya şöyle nasîhattabulundu: Sana yaşadığın sürece tamâmen Allahü teâlâya yönelmeni,yüzünü hiçbir vakit O`ndan çevirmemeni tavsiye ederim. Şüphe yok kiO`na kavuşacak ve O`nun yüce huzûrunda duracaksınız. Ve sen bütünişlediklerinden sorumlu tutulacaksın. Sakın gâfil olma. Gafletuykusundan bir an önce kendini kurtar. Hiç kimseyi O`na tercih etme.Sana gelen belâlara sabret. Allahü teâlânın hükmüne ve kazâsına rızâgöster. Allahü teâlânın verdiğine kanâat et. Allahü teâlâya güven,vâdettiklerinin mutlaka yerine geleceğine inan. Hiç ölmeyecek ve hepdiri olan Rabbine tevekkül eyle. Her işinde O`nun inayetini iste. O`nunemirlerine riâyet et. Hayatta olduğun müddetçe bu dediklerimi yapmayaçalış. Halkı bırakıp, Hakk`a yönel. İşini O`na ısmarla!..
KÖTÜLÜĞE İYİLİK
Müslüman, kardeşine, güler yüzlü olmalı,
Din ve dünyâ işine, yardımda bulunmalı.
Bir köylü, Medîne`de, sordu efendimize,
Dedi: Yâ Resûlallah, din nedir, öğretbize?
Buyurdu ki: Allah`ın, emrine itâattir,
Onun mahlûklarına, merhametli olmaktır.
Güzel ahlâk hakkında, suâl eden birine,
Buyurdu ki: İhsân et, senden yüzçevirene!
Çok defa Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri,
Kabristanın içinde, gezerdi geceleri.
Yine dolaşır iken, bir gece kabristanda,
Onu gece bekçisi, farketti karanlıkda.
Ve lâkin tanımadı, vurdu asâsı ile,
Bâyezîd-i Bistâmî çıkarmadı çıt bile.
Devâm etti vurmaya, bitsin diye cezâsı,
Sonra kırılıverdi, birden bire, asâsı.
Bâyezîd hazretleri, gelince hânesine,
Asânın fiyatını, sordu talebesine.
O miktarda parayı, koydu kese içine,
Gönderdi tatlı ile, o gece bekçisine.
Bir de mektup yazmıştı, kendisine şöyleki,
Sayın Bekçi Efendi, bu gece, dövdün beni.
Evet suç bende idi, kabâhatin yok senin,
Dövmezdin tabî ki, ben orada gezmeseydim.
Senin asân kırıldı, benim sebebim ile,
Bu parayla asâ al, hakkını helâl eyle.
Ye âfiyet üzere, gönderdiğim tatlıdan,
Korusun Hak teâlâ, seni her sıkıntıdan.
Okuyunca o bekçi, bu mektup geldiğinde,
Huzûruna gelerek, tövbe etti o günde.
Ve hattâ bu sâyede, geldi bir çokbekçiler,
Onun ile birlikte, hak yoluna girdiler.
İTÂAT BÖYLE OLUR
Allah adamlarından, Bâyezîd-i Bistâmî,
Dîne hizmet uğrunda, bir hayli çoktu azmi.
Üstâdından aldığı, feyiz ve ilhâm ile,
Hizmete adamıştı, kendini tamâmiyle.
Gâye, bir kişi olsun, kurtarmaktıAteş`ten,
Daha mühim iş yoktu, ona göre bu işten.
Buyurdu: Kardeşlerim, verenler olur azîz,
Zîrâ veren kulları, çok seviyor Rabbimiz.
Almak istemeyin ki, bu, hiç makbûl şeydeğil,
Hep almak düşünenler, olurlar hor vezelîl.
İnsanlar arasında, olan her türlü kavga,
Hepsi almak yüzünden, vukû bulur mutlaka.
Fakat vermek yüzünden, çekişme olmazzinhâr,
Görülmüş mü vermekten, kavga etsininsanlar?
Buyurdu: Peki deyin, kaçının îtirazdan,
Zîrâ peki demeyip, kovuldu la`in şeytan.
Eshâb, Resûlullah`a, tam itâat ederdi,
O`nun her bir emrine, hemen pekiderlerdi.
Mübârek huzûrunda, edepliydiler gâyet,
Sessizce oturur ve etmezlerdi hareket.
Hattâ ağaç zannedip, kuşlar o kimseleri,
Gelip üzerlerine, konarlardı ekserî.
Bir kabahat işledi, eshâbdan biri, birgün,
Mübârek kulağına, gitti bu da Resûl`ün.
Resûl`e erişince, vukû bulan hâdise,
Buyurdu ki: Onu ben, hapsettim öyle ise.
Bu haberi o zâta, gidip dediklerinde,
Bir mıh gibi çakılıp, kala kaldıyerinde.
Bu emri aldığında, nasılsa vaziyyeti,
Öylece dondu kaldı, aslâ değiştirmedi.
Allah`ın Resûlünün, emrine muhâlefet
Olur diye, bir milim, eylemedi hareket.
Hattâ bir ayağını, öbürünün yanına,
Bile getirmedi ki, îtiraz olur O`na.
Resûl`e bu derece, itâat ederlerdi,
O`nun için canımız, fedâ olsun.derlerdi.
Bir gün de buyurdu ki: Kardeşlerim, bunefis,
Öyle bir canavar ki, aman dikkat ediniz!
Bir ahtapot misâli, insanın vücûdunu,
Kollarıyla sarmıştır, böyle düşünün onu.
Başı, tam alındadır, sanki bu canavarın,
İşi, mâni olmaktır, secdesine insanın.
Haram ile beslenir, nefis denen canavar,
Serpilir, kuvvetlenir, işlendikçeharamlar.
Sâdece tek gâyesi, vardır ki işbu nefsin
Sâhibini ebedî, azâba sürüklesin!
Siz düşman aramayın, sizin hâricinizde,
En büyük düşmanınız, nefistir içinizde,
Onu öldürmek için, iki yol vardır ancak,
Birisi, gıdâsını, kesmektir tam olarak.
Yâni, işlenmez ise, en küçük günah bile,
O, gıdâsız kalarak, zayıflar tamamiyle.
Öbürü, kelime-i tevhîdi söylemektir.
Bu kelime, nefs için, en te`sîrlikötektir.
Bu sohbet sâhibinin, hürmetine İlâhî
Nefsimizin şerrinden, hıfz eyle bizi dahî
1) Tabakât-us-Sûfiyye; s.67
2) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.33
3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.89
4) Risâle-i Kuşeyrî; s.17
5) Vefeyât-ül-A`yân; c.2, s.531
6) Sıfat-us-Safve; c.4, s.89
7) Mîzân-ül-İ`tidâl; c.1, s.481
8) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.143
9) Mir`at-ül-Cinân; c.2, s.173
10) Nefehât-ül-Üns; s.109
11) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.86
12) Tabakât-ı Ensârî; s.87
13) Tabakât-ı Evliyâ; s.388
14) Ebû Yezîd Bistâmî (Dr. AbdülhalîmMahmûd, Kâhire-1979)
15) Reşehât; s.14
16) Keşf-ül-Mahcûb; s.204
17) GAS (Fuad Sezgin); c.1, s.645
18) Nevâdir-ül-Âlem; s.29
19) Hadâik-ul-Verdiyye; s.7
20) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3,s.105
21) Seâdet-i Ebediyye (48.Baskı);s.1042
22) Eshâb-ı Kirâm (7.Baskı); s.319
23) Rehber Ansiklopedisi; c.2, s.285
Ana Sayfa