Tebe-itâbiînin büyüklerinden. İsmi Abdullah ibni Mübârek bin Vâdıh HanzalîTemîmî; künyesi, Ebû Abdurrahmân`dır. Hadîs, fıkıh âlimi, mücâhid vezâhid idi. Tâbiînin, Peygamberimizi sallallahü aleyhi ve sellemgörenlerin sohbetinde yetişti. Din düşmanları ile muhârebelerdebulundu. Dünyâya ve dünyâlığa rağbet etmezdi. Emevî halîfelerindenHişâm bin Abdülmelik devrinde 736 (H.118) yılında Merv`de doğdu. 797(H.181) senesi bir gazâ dönüşü, Bağdâd yakınlarındaki Hît adlı yerdevefât etti. Türk asıllıdır.
İlk tahsîlini, Merv`de yapan Abdullahibni Mübârek tahsîl için Bağdâd, Basra, Hicaz, Yemen, Mısır, Şam gibiilim merkezlerine gitti. Bağdâd`da büyük âlimler ve evliyâ ile görüştü.Onların ders ve sohbetlerinden faydalandı. Hammâd bin Zeyd, Evzâî,Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Mâlik bin Enes gibi âlimlerdenhadîs-i şerîf okudu. Dört bin kişiden hadîs-i şerîf dinledi. Bunlardanyalnız birinden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden de büyükâlimler rivâyette bulundular. Hocalarının önde gelenleri arasındaİmâm-ı A`zam Ebû Hanîfe rahmetullahi aleyh de vardı. Fıkıh ilmini ondanöğrendi. İmâm-ı A`zam vefât edince, İmâm-ı Mâlik`in derslerine devametti ve ilimde yüksek bir dereceye ulaştı.
İlim tahsîlinden sonra tekrar Merv`edöndü. İlmi, edebi çok olup, az konuşmak âdeti idi. Geceleri ibâdet ilegeçirirdi. Sözü senetti. Emânete pek riâyet ederdi. Şam`da birindenaldığı kalemi unutup veremeden Merv`e gelmişti. Kalemi sâhibine vermekiçin Merv`den tekrar Şam`a gitti. Eshâb-ı kirâm (radıyallahü anhüm) ileonları gören Tâbiînin hâllerini anlatan eserleri okurken çok ağlarkendinden geçerdi. Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellemgörüp sohbetlerinde bulunma şerefine kavuştukları için Eshâb-ı kirâmınüstünlüğünü anlatır ve:
Muâviye`nin radıyallahü anh,Resûlullah`ın yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömerbin Abdülazîz`den bin defâ üstündür. buyururdu.
Evinde hadîs-i şerîflerle çok meşgûlolduğundan; Yalnızlıktan rahatsız olmuyor musun? diye sorulduğunda;Peygamber efendimiz ve Eshâbı radıyallahü anhüm ile berâber oluncainsan hiç yalnızlık duyar mı? karşılığını verirdi.
Merv`de bir yıl ticâretle uğraşır,kazancının hepsini fakirlere dağıtırdı. İkinci yıl İslâmiyet`i yaymakiçin cihâda, düşmanla harbe giderdi.
O, medresede müderris, hoca;câmide vâiz, şehirde tüccâr; harbde büyük bir kahramandı. Kılıç vekalem sâhibi idi. Kalemiyle cihâda dâir eser yazdı, kılıcıyla dadillere destan olan kahramanlıklar gösterdi. Abbâsîler devrinde Bizanslılarla yapılanharplerden birine katılmıştı. Abbâsî ordusu sessiz, sâkin ve aydınlıkbir gecede Tarsus`un kuzeyinde karargâh kurmuştu. Tarsus`un sırtlarındaİslâm ve Bizans orduları görünüyordu. İki taraf da kendilerini kuvvetligöstermek için alevleri göklere yükselen ateşler yakmışlardı. Bu ateşocaklarından birinin etrafında tepeden tırnağa silâhlı askerler hilâlşeklinde oturmuşlar, ortalarında ise ince yapılı, nûrânî yüzlü bir zatonlara ders anlatıyordu. Kimse vaktin nasıl geçtiğinin farkınavarmamıştı. Sözü kesip, duâsını yapınca istirahate çekildiler.
Sabah namazı kılındıktan sonra, harphazırlıkları başladı. İki ordu karşı karşıya geldi. Bizans ordusundaniri yapılı, kendisi ve atı zırhlara bürünmüş biri kılıç sallayarakortaya çıktı. Döğüşmek için müslümanlardan er istedi. Müslümansaflarından bir kahraman onun karşısına çıktı. Fakat, şehîd düştü. Buhâl müslümanların gayretine dokundu, ikinci bir yiğit daha çıktı. O daşehîd oldu. Sonra birkaç er daha şehîdlik şerbetini içti. Rum ordusundasevinç çığlıkları yükselirken, müslüman ordusunda tekbir ve Allah Allahsesleri ortalığı çınlatıyordu. Bu sırada müslüman askerlerin arasından,atının üzerinde heybetli birinin meydana çıktığı görüldü. Tamâmenzırhlara bürünmüştü. Fakat kimse tanımıyordu. Rum`un karşısında dimdikdurdu. Herkes son derece heyecanlı idi. Çarpışma başladığı gibi, çevikbir hareketle kılıcını Rum`un göğsüne sapladı. Müslüman saflarındatekbîr sadâları yükseliyordu. Rum tarafı ise şaşkına döndü. İkinciçıkan er de birincinin âkibetine uğradı. Sonra birkaç kişiyi dahaöldürdü. Müslümanlar son derece sevinçliydi. Müslüman er yerine dönüncebu kahramanın Abdullah bin Mübârek hazretleri olduğunu görüp hayretettiler.
Seferde bile ibâdetlerini gizlerdi. Gazâarkadaşı Muhammed bin Âyun şöyle anlatır:
Seferde bir gece, Abdullah bin Mübârek(r.aleyh) istirâhate çekilmişti. Ben de mızrağıma dayanmış oturuyordum.Benim uyuduğumu zannedip kalktı ve fecr vaktine kadar namaz kıldı.Sonra beni namaza kaldırmağa geldi. Uyumadığımı ve halinden haberdarolduğumu anlayınca, hayâsından yüzü kızardı. Sefer boyunca böyle yaptı.
İbn-i Hibbân ise şöyle anlatır:
Bütün mücahidler İbn-i Mübârek ile Şam`avarmıştık. Orada halkın ibâdetini, gazâya hazır hallerini, her günseriyyelerin, küçük askerî birliklerin geliş-gidişlerini görünce, İbn-iMübârek; Bu güzel haller ile Rabbimizin huzûruna çıkacağız. BuradaCennet kapılarını açtık. buyurdu.
Misis`teki ikâmeti sırasında ilim, ibâdetve cihâddan geri durmadı. Misis`te, ikindi namazında Cumâ Mescidi`negelir, güneş batıncaya kadar kıbleye karşı oturur, Allahü teâlânınzikriyle, meşgûl olur, kimseyle konuşmazdı. Kim gündüzünü Allahüteâlâyı anarak geçirirse, o, bütün gün zikretmişlerden sayılır.buyururdu.
Misis nâhiyesinde on yedi bin hadîs-işerîf rivâyet etti. Küçük yaştaki talebesi Abde bin Süleymân`a hadîs-işerîf yazdırır ilim öğretir, üstelik ona para da verirdi.
Pekçok kez hacca gitti.
Bir sene hacdan sonra rüyâsında gökteninen iki melekten birinin diğerine; Bu sene kaç kişi hacca geldi?dediğini duydu. Öbür melek; Altı yüz bin kişi. dedi. Peki kaçkişinin haccı kabûl edildi? O da; Bunlardan hiç birinin haccı kabûledilmedi. diye cevap verdi.
Abdullah bin Mübârek buyurdu ki:
Bunu işitince üzerime büyük bir sıkıntıçöktü. Dedim ki:
Bunca insan, bunca zahmet ve meşakkatekatlanıp dünyânın her tarafından hacca geldiler. Çöller aşarak zorşartlarda büyük sıkıntılara katlandılar. Bütün bu emekler boşa mıgidecek?
Bunun üzerine o melek; Şam`da ayakkabıtâmir eden Ali bin Muvaffak adında biri vardır. O, hacca gitmeye niyetetmişti, fakat gidemedi. Lâkin haccı kabûl edildi. Altı yüz bin hacıyıona bağışladılar da hepsinin haccı kabûl edildi. dedi.
Abdullah bin Mübârek şöyle anlatıyor:
Bunu işitince uykudan uyandım ve; Gidipo zâtı ziyâret etmeliyim! dedim. Arkadaşlarımdan ayrılıp, Şamkâfilesine katıldım. Şam`a gidince, o zâtın evini araştırıp buldum.Kapıyı çaldım. Bir kimse kapıya çıktı. Adını sordum. Ali binMuvaffak. dedi. İsmimi sordu. Abdullah bin Mübârek. deyince, feryâdedip kendinden geçti. Ayılınca, gördüğüm rüyâyı kendisine anlattım.Haccının kabûl edildiğini ve kendi haccı ile berâber altı yüz binkişinin ibâdetinin kabûl edildiğini de haber vererek; Bana nasılhayırlı bir amel işlediğini anlat. dedim. O da anlattı:
Ben ayakkabı tâmircisiyim. Otuz senedenberi hacca gitmeyi arzu ederdim. Bu işimden, otuz senede üç yüz dirhemgümüş biriktirdim. Bu sene hacca gidecektim. Hanımım hâmileydi. Komşuevden burnuna yemek kokusu gelince; komşudan yemek istememi söyledi.Gidip, onun arzusunu bildirdim. Komşum ağlayarak şöyle dedi: Ey Alibin Muvaffak, bizim bu yemeğimiz size helâl değildir. Çünkü üç gündür,çocuklarım bir şey yememişlerdir. Bütün Şam şehrinde hiç bir işbulamadım. Kimse bana iş vermedi. Ölü bir hayvan gördüm. Zarûretmikdârınca ondan bir parça kesip getirdim. Çocuklara yemek pişiriyorum.Size helâl olmaz.
Bunu duyunca içime bir acı düştü. Haciçin biriktirdiğim gümüşleri getirip verdim ve; Bunu çocuklarınanafaka yap, haccımız bu olsun! dedim. Abdullah bin Mübârek bununüzerine; Allahü teâlâ, doğru rüyâ gösterdi. buyurdu.
Abdullah bin Mübârek hazretleri çokmütevâziydi. Doğru ve güzel sözü, bir çobandan bile duysa kıymetverirdi.
Cömert idi. Arkadaşlarına ve muhtaçlarapara vererek yardımlarına koşardı. Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne,Fudayl bin İyâd, İbn-i Semmâk, Mesrûk gibi zâtlara çok ihsânı vardı.
Bir sene hacca giderken bir çöplüğünyanından geçiyorlardı. Orada yerden ölü kuşu alan bir kızcağız gördü.Ona hâlini sordu. O da; Benden başka bir de kardeşim var. Yoksuluz,bir şeyimiz yok. Üç gündür açız. Biz zengindik. Babamızın malı vardı.Zulm ve haksızlıkla malını alıp öldürdüler. Gördüğünüz gibi muhtaç hâledüştük. dedi. Gözleri yaşaran Abdullah bin Mübârek hazretleriyanındaki bin altından 40`ını memlekete dönmek için ayırdı, kalanının okızcağızın âilesine verilmesini emrederek; Geri dönüyoruz bu senekihaccımız bu olsun. buyurup, geri döndü.
Abdullah bin Mübârek misâfirperverdi.Canının istediği bir şeyi misafirsiz yemezdi. Sebebini sorduklarında;Kıyâmet günü misafir ile yenenden sual olunmayacağını duydum daondan. diye cevap verirdi. Onun çok ikrâmda bulunduğunu gören birisi;Malınız azalıyor, misâfire ikrâm işini biraz azaltsanız? dediğinde;Mal azalıyorsa, ömür de bitiyor. buyurdu.
İnsanların iyiliğini isterdi. Yanına sıksık gelen kötü huylu bir kimse birgün ondan ayrıldı, gelmez oldu. Bununayrılmasına çok üzüldü; Niçin üzülüyorsun? dediklerinde; O zavallıgitti. O kötü huylar kendinden ayrılmadı. Onun haline üzülüyorum. Bizimyanımızda bir müddet daha kalsaydı ahlâkı düzelebilirdi. dedi.
Gördüklerinden ibret alırdı. Soğuk birkış günü Nişâbur pazarında giderken, sırtında yalnız bir gömleği olduğuiçin üşüyüp titreyen bir köleye rastladı. Ona; Efendine söylesen desana bir palto alsa olmaz mı? dedi. Köle; Efendime ne söyleyebilirimki, o hâlimi görüyor ve biliyor. deyince, Abdullah bin Mübârekhazretleri feryâd edip yere düştü. Kendine geldiğinde; Sabrı vekanâatı bu köleden öğreniniz. buyurdu.
Firâset sâhibiydi. Söylenen sözlerininceliğine hemen vâkıf olurdu. Sehl bin Ali bin Abdullah Mervezî,Abdullah bin Mübârek`in derslerine devâm ederdi. Bir gün; Artık senindersine gelmeyeceğim. Çünkü, bugün gelirken, senin kızların damaçıkmış, beni çağırıyorlardı. Benim Sehl`im, benim Sehl`im diyorlardı.Bunların terbiyesini vermiyor musun? dedi. Abdullah bin Mübârek, ogece talebesini toplayıp; Sehl`in cenâze namazına gidelim. dedi.Gidip, vefât etmiş buldular. Vefâtını nereden anladın? dediklerinde;Benim hiç câriyem yok. O gördükleri Cennet hûrîleri idi. Onu Cennet`eçağırıyorlardı. dedi.
Din gayreti çoktu. Allahü teâlâdanbaşkasına ibâdet edilmesine hiç tahammülü yoktu. Kendisi şöyle anlatır:Bir ateşperest ile çalışıyorduk. Namaz vakti gelince ondan, namazkılarken, bana zarar vermeyeceğine dâir söz aldım. Bunun üzerine namazvaktinde rahatça bir namaz kıldım. Sonra ateşperest şahsın ibâdetzamânı geldi. Şimdi sıra bende, ben ibâdet ederken, sen de zararvermeyeceğine dâir söz ver deyince, rahatça ibadet edebileceğinibildirdim.
Fakat ateşperest ateşe tapmak üzeresecdeye varınca, sözümde duramadım ve üzerine atıldım. O anda; Sözverdiğin zaman ahdini yerine getir! diye bir ses duydum ve hemen geriçekildim. Ateşperest ibâdetini bitirince; Evvelâ hücûm ettin. Sonraniye vazgeçtin? diye sordu. Ben Allah`tan başkasına secde ettiğinzaman, dayanamadım, üzerine atıldım. Seni öldürmek istiyordum. Fakattam o anda; Söz verdiğin zaman, ahdini yerine getir! diyen bir ses,beni bu işten alıkoydu. dedim. Bunun üzerine ateşperest; Rab, seninrabbindir! Kendi düşmanı için, dostunu bile azarlıyor! İşte huzûrundamüslüman oluyorum. diyerek Kelime-i şehâdet getirdi.
Abdullah bin Mübârek hazretleri duâsımakbûl olanlardandı. Muhtâc olanlar, ondan duâ isterlerdi. Bir gün birâmâ gelip; Bana duâ buyurun da, Allahü teâlâ gözlerime görme kuvvetiversin! dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâya yalvarıp duâ eyleyincederhal gözleri görmeye başladı.
Her işi ilmine uygundu. Peygamberimizinsallallahü aleyhi ve sellem ilmine tam vâristi. Sünnete uyar, bid`attenve bid`at ehlinden nefret ederdi. Böyle kimselerle oturmadığı gibi,oturanları da men ederdi. Zararını anlatır ve münâfıklık alâmetlerindenolduğunu söylerdi.
Horasan âlimlerinden Abdullah bin ÖmerSerahbî şöyle buyurdu: Bir keresinde bid`at ehliyle oturup yemekyedim. Abdullah bin Mübârek bundan haberdâr olunca, bana; Seninle otuzgün konuşmayacağım. dedi ve öyle yaptı.
Başkasında gördüğü bir kusuru münâsib birlisanla anlatmaya çalışırdı. Huzûrunda birisi aksırdı veElhamdülillah demeyi unuttu. O kimseye, suâl sorar bir edâ ile;Aksıranın ne demesi îcâb eder efendim? dedi. O cevâben;Elhamdülillah. deyince, Abdullah bin Mübârek de; Yerhamükellah.buyurdu. Bu rivâyeti bildiren Muhammed bin Cemîl; Bu edebli hareketbizi şaşırttı. Bu edebe hayrân olduk. demektedir.
Buyururdu ki:
Biz çok ilimden ziyâde az da olsa edebemuhtâcız.
Âlimler edeb hakkında çok şeylersöylediler. Bize göre edeb, insanın kendini tanımasıdır.
Âlimleri hafife alanların âhireti,ümerâyı hafife alanların dünyâsı, dostlarını hafife alanların mürüvvetiyıkılır.
Kalbinde Allah korkusu çok az olan,dünyâ sevgisi bulunan, haramlardan sakınmayan, âlim olduğunu söylerseşaşılır.
Sâlih kimselerden olmadığım hâlde,sâlihleri severim. Kötü kimselerden daha aşağı olduğum halde, kötülerisevmem.
Eğer gıybet etseydim, anamı, babamıgıybet ederdim. Çünkü sevâblarımın onlara verilmesi daha hayırlı olur.
Müstehabları yapmakta gevşekdavranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşek davranmak,farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan damârifete, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamaz.Birisine; Allahü teâlâyı murâkabe et!dedi. O kişi; Bu nasıl olur? deyince; Allahü teâlâyı görür gibi ol.buyurdu.
İnsan; nefs, şeytan, münâfık gibi üçdüşmanla karşı karşıyadır ve bunlardan kurtulmak çok güçtür.
Çalışıp kazanma zahmeti çekmemiş kimsedehayır yoktur.
İlmin evveli niyet, sonra anlamak, sonrayapmak, sonra muhâfaza, sonra da yaymaktır.
Nefsini bilen Rabbini bilir. hadîs-işerîfinin sırrına eren, nefsini sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir.
Nice küçük amel, niyetle büyür, nicebüyük amel ise niyetle küçülür.
Kim ilmi ararsa öğrenir. İlmi öğrenen,günah işlemekten korkar. Günahtan korkan ondan kaçar. Ondan kaçan isekıyâmet günü hesaptan kurtulur.
Şüpheli bir kuruşu geri vermeyi,binlerce lira sadaka dağıtmaktan daha fazla severim.
Din kardeşimin bir ihtiyâcını görmem,bir sene nâfile ibâdet etmemden daha önemlidir.
İnsanların en alçağı kimdir? diyesorulunca; Din kisvesi altında dünyâ menfaati sağlayandır. buyurdu.
İlimde cimrilik yapan kişiye Allahüteâlâ üç belâ verir: Ya ölür, ilmi gider. Yâhud unutur veya kendineilmi unutturacak kimse ile dostluk kurar, öylece ilmi gider.
Ben, peygamberlikten sonra ilimden dahaüstün bir rütbe olduğunu zannetmiyorum. Âlimlerden biri, bir ihtiyaçlakarşılaşınca, onun ile meşgûl olur, okuyamaz. Onun ihtiyâcını giderip,okumasını sağlamak daha makbûldür.
İnsandaki en üstün haslet hangisidir?diye sorulunca; Kâmil akıl. buyurdu. Eğer o yoksa? dediler. Güzeledebdir. buyurdu. O da yoksa? dediler. Kendisiyle istişâre edilecekşefkatli bir kardeş. buyurdu. O da yoksa? Devamlı sükût. buyurdu.O da bulunmazsa? dediklerinde; Ölmek. buyurdu.
Şu dört cümle, dört bin hadîs-işerîften seçilmiştir; kadına güvenme, mala aldanma, mîdeni fazlacadoldurma, işine yarıyacak kadar ilim öğren.Bir âlimin sakınması gereken en önemlihusus; Allahü teâlânın haram kıldığı şeylerden uzak durması ve dünyâyagönül bağlamamasıdır.
Dünyâ sevgisi ve günahların istilâettikleri kalpten nasıl hayır beklenir.
Allahü teâlâya isyân ederken, O`nusevdiğini açıklarsın. Bu ise kıyasta acâibdir. Eğer sevgin doğruolsaydı, O`na itâat ederdin; çünkü seven, sevdiğine itâat eder.
Güzel ahlâkı, bir cümlede hülâsa edermisin? diye sorduklarında; Kızmamaktır. buyurdu.
Abdullah bin Mübârek vefâtı yaklaştığızaman bütün malını fakirlere verdi. Hizmetinde bulunan bir talebesi;Efendim, mâlûmunuz üç çocuğunuz var. Onlara mîras bırakmayacakmısınız? deyince:
Onları Allahü teâlâya emânet ediyorum.O, en iyi vekildir. Eğer çocuklarım, sâlih olursa, cenâb-ı Hak, hiçummadıkları yerden rızıklandırır. Yok, fâsık olurlarsa, malımın kötüinsanlara kalmasını istemem. buyurdu.
Vefâtı ânında gözlerini açtı, güldü vemeâlen;
Amel edenler, bu ebedî nîmete kavuşmak için çalışsınlar. (Sâffâtsûresi: 61) âyet-i kerîmesini okudu.
Abdullah bin Mübârek vefâtı esnâsında,âzâdlı kölesi olan Nasr`a; Başımı toprağa koy! dedi. Nasr ağladı.Niçin ağlıyorsun? deyince; Senin iki varlığını, servetini ve şimdide yoksul olarak ölümünü görüp ağlıyorum. dedi. İbn-i Mübârek;Ağlama. Zîrâ ben, Allahü teâlâdan zenginler gibi yaşamamı ve yoksullargibi ölmemi istedim. Sonra sen, bana şehâdeti telkîn et ve ben başkabir söz konuşmadıkça da onu terk etme. buyurdu.
Fudayl bin Iyâd`ın oğlu Muhammed şöyleanlattı:
Abdullah bin Mübârek`i rüyâmda gördüm.Ona; En üstün amel nedir? dedim. İçinde bulunduğundur. buyurdu.Hudud boylarında beklemek de cihâd mıdır? dedim. Evet. buyurdu.Allahü teâlâ sana ne muâmele yaptı? dedim. Beni sonsuz mağfireti ilemağfiret edip, izzet ve ikrâmlarda bulundu dedi.
Misisli İsmâil ibni İbrâhim anlatır:
Hâris bin Atiyye`yi rüyâda görüp onahâlini sordum; Rabbim beni mağfiret etti. dedi. Abdullah bin Mübâreknerededir? dedim. O, her gün Allahü teâlânın huzûrunaçıkanlardandır. dedi.
Nevfel anlatır:
Abdullah bin Mübârek`i rüyâda gördüm ve;Rabbin sana ne muâmele yaptı? dedim. O da; Beni mağfiret etti.buyurdu. Süfyân-ı Sevrî`ye ne yaptı? dedim. O, şehîdlerin içindeyüksek derecelerindedir. buyurdu.
Buyurdu ki:
Ölümden sonrası için ölmeden öncehazırlık yap
Kişi için en güzel süs; sükût, doğrulukve vakârdır.
Allahü teâlâdan korkan kimselerleberâber ol. Bid`at sâhipleriyle oturmaktan sakın!
Bir kimsenin çoluğu-çocuğu, olup,onların ihtiyâcı için çalışsa, geceleri kalkıp üzerleri açık olarakgördüğü evlâdının üzerlerini yorganları ile örtse, onun bu çeşit işlerigazâ ve cihaddân daha üstündür.
Büyük âlimler onu methetmiştir.
İbn-i İshâk şöyle dedi: Ben, Sahâbe-ikirâm ile Abdullah bin Mübârek`in işlerine, hâllerine dikkat ettim.Onların aynı idi. Yalnız, Eshâb-ı kirâmın (r. anhüm) üstünlükleri,Peygamber efendimizin eşsiz sohbetlerinde bulunmaktan ileri geliyordu.
Fudayl bin İyâd: Onu sevmemin asılsebebi Allahü teâlâdan çok korkmasıdır.
Abdullah bin Mus`ab: Hadîs ve fıkıhilmini, Arap edebiyâtını iyi bilen, şecâatı, ticâreti, cömertliği veyanında olmadıkları zaman da, arkadaşlarına muhabbeti kendisindetoplamış mümtâz bir zât idi.
Eserleri: 1)
Kitab-üz-Zühd ver-Rekâik: Peygamberefendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiîn`inibâdet, tevekkül, tevâzû ve kanâata dâir sözlerinden meydana gelmiştir.2) K
itâb-ül-Cihâd: Cihad ile ilgili hadîs-i şerîfleri ihtivâeder.
Keşf-üz-Zunûn`da
bu ikisinin onun ilk eserleriolduğu zikredilmektedir. 3)
Müsned, 4)
Kitab-ül-Birri-Ves-Sıla,5)
Kitâb-üt-Tefsîr, 6)
Kitabüt-Târîh, 7)
Es-Sünenfil Fıkh.ALLAHÜ TEÂLÂYI BİLİR MİSİN?
Bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaçkoyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; Zavallı, çocukluktaçobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasılerişir? dedi. Sonra kendi kendine; Gideyim, ona Allahü teâlâyıtanımakta bir mesele öğreteyim. deyip, çocuğun yanına geldi ve:
-Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin?buyurdu.
Çocuk:
-Kul nasıl sâhibini bilmez? dedi.
-Allahü teâlâ`yı ne ile biliyorsun?
-Bu koyunlarımla.
-Bu koyunlarla, O`nu nasıl bilirsin?
-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz.Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucubirisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlarve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bubinlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkasıdeğildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim
-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?
-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.
-Böyle olduğunu nasıl bildin?
-Yine bu koyunlardan.
-Nasıl?
-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum.Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum.Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çobankoyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarınabenzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek:
-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendinmi? buyurdu.
Çocuk:
-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîledebilirim, dedi.
-Peki başka ne öğrenmişsin?
-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmive beden ilmi.
-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.
-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi vekendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O`nu bileyim.O`nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyimve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dilizikretmek, O`nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O`nuhatırlatanları dile getirmeği, O`ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı,böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana bedenvermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O`na hizmetolan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimdenuzaklaştırırım.
Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:
-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler,senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhatver, buyurdu.
-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden bellioluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi,beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet`e kavuşamazsın, dedi.
KIZIMI KİME VEREYİM?
Merv şehri kâdısının bir kızı vardı.Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevkı sâhibi kimseler bu kızıisteyince hiç birine vermedi. Bu zâtın Mübârek adlı, bağına-bahçesinebakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmışbolluk bereket gelmişti. Efendisi, Mübârek`ten üzüm isteyince, toplayıpgeldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başkaüzüm istedi. O da ekşi çıktı. Efendisi; Bahçede o kadar üzüm var,niçin böyle üzüm getiriyorsun? demekten kendini alamadı. Mübârek;Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum! diye cevap verdi. Bağ sâhibi;Sübhanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlıolduğunu bilmiyorsun. diye çıkıştı. Mübârek onları yemekle değilkorumakla vazîfeli olduğunu biliyordu. Efendisi; Niçin onlardanyemedin? deyince; Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhâfazasınıistediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşıgelebilir miyim? cevâbını verdi.
Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defâkarşılaşmıştı. Mübârek`in bu hâline hayran kaldı. Güvenebileceği birinibulmuştu. Gerçekten onu ve hâlini çok sevmişti. Kölesine dönerek; Sanabir şey soracağım. diye söze başladı. Sonra; Benim bir kızım var,malı makamı yüksek pekçok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi neyapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?diye sordu. Mübârek, bu söze karşı şöyle dedi:
Efendim!.. İnsanlar, dâmâd için;câhiliyye devrinde soya sopa; yahûdîler ve hıristiyanlar güzelliğe,Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında dindârlığa, Allahüteâlâdan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamânımızda ise,mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç.
Bunun üzerine efendisi:
Ben dindarlığı ve takvâyı seçiyorum vekızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma,dînine bağlılık, iyi hal, emânet ve güvenilirlik gördüm ve bunlarısende buldum. dedi.
O ise kendisinin köle olduğunu, paraylasatıldığını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılanacağını, hemkızın buna râzı olmayacağını bir bir anlattı. Akıl da öyle diyordu.Ancak kâdı kararlı idi. Kalk eve gidelim. dedi. Eve varınca hanımına;Bu sâlih, dindâr, takvâ sâhibi bir köledir. Kızımızı onunlaevlendirmek istiyorum, senin fikrin ne? deyince, hanımı; Senbilirsin, fakat bir de kıza soralım. cevabını verdi. Anne durumu kızaaçıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne vebabasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı olduğunu babasınaanlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübârek, kızın yanına gitmiyordu. Buhâl kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdâr oluncadayanamadı; Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği haldedönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş? diye şikâyetve sitemde bulundu. Bunun üzerine kâdı; Ey Mübârek! Kızıma nâz mıediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun? demekten kendini alamadı. Bunakarşılık dâmâd:
Ey müslümanların kâdısı! Ey efendim! Bunasıl söz? Sizin kerîmenize nâz etmek ne haddime. Lâkin kâdısınız. Olaki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamânakadar bekledim ve ona helâl yemek yedirdim. Belki Allahü teâlâ bizesâlih bir evlâd verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur. dedi.
Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı.Haram ve helâle bu derece dikkat ettiği için Allahü teâlâ ona Abdullahisminde bir çocuk verdi.
1) Tabakât-ı İbn-i Sa`d; c.7, s.372
2) Hilyet-ül-Evliyâ; c.8, s.162
3) Târih-i Bağdâd; c.10, s.152.
4) Sıfat-üs-Safve; c.4, s.134.
5) Vefeyât-ül-A`yân; c.3, s.33.
6) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.295
7) Abdullah bin Mübârek Mervezi;(Abdülmecîd Muhtesib, Amman 1392)
8) Tabakât-ül-Kübra (Şa`rânî); c.1,s.59
9) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.104
10) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.1, s.166
11) Nesâyim-ül-Mehabbe; s.15
12) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.14
13) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2,s.97
14) İslam Târihi Ansiklopedisi; c.1,s.60
15) Ravd-ur-Reyyâhin; s.90
16) Nevâdir-ül-Âlem; s. 6,65,83
17) Tam İlmihal Seâdet-i Ebediyye;s.1027