Türkistan`dayetişen büyük velîlerden. İsmi, Ahmed lakabı Fadlullah`dır. Babasınınismi Ebü`l-Hayr Muhammed`dir. Ebû Saîd adı ile meşhûr oldu. Babası verâsâhibi dindar bir zât idi. 967 (H.357) senesinde Horasan bölgesindeSerahs ileEbyurd arasında yer alan Meyhene (Mihene) şehrinde doğdu.1049 (H.440) senesinde aynı yerde vefât etti.
Ebû Saîd küçük yaşta babasının yanındavelî zâtların sohbetlerine giderdi. Kur`ân-ı kerîm okumaya başladığızaman babası onu Cumâ namazlarına götürmeye başladı. Bir seferindeyolda zamânın büyük âlimlerinden ve tasavvuf büyüklerinden Ebü`l-KâsımBişr ile karşılaştılar. Ebü`l-Kâsım onları görünce, Ebü`l-HayrMuhammed`e; Bu çocuk kimindir? diye sordu. Bizimdir. cevâbınıverdi.Bunun üzerine gözleri dalan Ebü`l-Kâsım; Evliyâlık makâmının boşkalacağını, bu dervişlerin, talebelerin bizden sonra zâyi olacaklarınıgörürken bu dünyâdan gönül huzûru ile nasıl ayrılabilirim. Şimdi buçocuğu görünce gönlüm rahatladı. Zîrâ velîlik makâmı buna nasîb olacak.Namazdan çıkınca, çocuğu bizim yanımıza getir. dedi. Namazdan çıkıncaEbü`l-Kâsım Bişr`in yanına gittiler. O büyük zât Ebû Saîd`in babasına;Ebû Saîd`i tutuver. Şu yüksekçe yerde ekmek vardır. Onu uzanıp alsın.dedi. Babası kaldırınca, Ebû Saîd oradan ekmeği aldı. Ekmek arpadanolup, sıcaktı. Sıcaklığını elinde hissediyordu. Ebü`l-Kâsım ekmeğialıp, yarısını Ebû Saîd`e verdi ve; Ye! dedi. Yarısını da kendisiyedi. Bunun üzerine babası; Efendim bu ekmekten bana vermeyişinizinhikmeti nedir? diye sordu.Ebü`l-Kâsım Bişr; Ey Ebü`l-Hayr! O ekmeğiotuz sene önce oraya koymuştum. Bize; insanların mânen ihyâsı,irşadları, doğru yolu bulmaları bu ekmeğin elinde sıcak olduğu kimseile olacaktır. diye bildirildi. Müjdelenen kimse senin bu çocuğundur.buyurdu. Sonra Ebû Saîd`e dönerek; Bu kelimeleri hâtırında tut. Dâimâsöyle. Sübhâneke ve bi hamdike alâ hilmike ba`de ilmike subhâneke vebihamdike alâ afvike ba`de kudretike. Ebû Saîd Mîhenî bu sözleriezberleyip devamlı söylerdi.
Ebü`l-Kâsım Bişr`in sohbetlerine gidenbabası, yanında Ebû Saîd`i de götürürdü. Bir gün Ebü`l-Kâsım Bişr; EyEbû Saîd! Tamâ ve dünyâya düşkünlükten kurtulmaya gayret et. Çünküinsanda tamâ varken, ihlâs yâni herşeyi Allah için yapma arzusubulunmaz. Kulluk, ihlâs ile olur. Şu hadîs-i kudsîyi unutma! Allahüteâlâ mîrâc gecesi Resûlullah efendimize buyurdu ki:
Kulumfarzları yapmakla bana yaklaştığı gibi başka şeyle yaklaşamaz. Kulumnâfile ibâdetleri yapınca, onu çok severim. Öyle olur ki, benimleişitir, benimle görür, benimle her şeyi tutar, benimle yürür. Bendenher ne isterse veririm. Bana sığınınca onu korurum.Ebû Saîd Mîhenî`nin babası ile SultanGazneli Mahmûd birbirlerini çok severlerdi. Babası Meyhene`de bir köşkyaptırdı. Günümüzde Üç Şeyhin Sarayı diye meşhurdur. Sarayın duvarınaSultan Mahmûd`un komutanlarının, fillerinin ve gemilerinin isimleriniyazdırdı. Küçük bir çocuk olan Ebû Saîd, babasına; Bu köşkte bana âidbir yer tahsis et. dedi. Babası sarayın üst katında ona bir yeryaptırdı. Tamamlanınca, Ebû Saîd oranın duvar ve tavanına hep Allahüteâlânın ism-i şerîfinin yazılmasını emretti. Bunu gören babası;Oğlum! Böyle ne yapıyorsun? diye sorunca; Herkes kendi evininduvarlarına kendi emirinin ismini yazıyor. Ben de Rabbimin ism-işerîfini yazdırıyorum. dedi. Onun bu sözleri babasının çok hoşunagitti. Hemen köşkün duvarlarına yazdırdıklarının hepsini sildirdi.
Ebû Saîd Mîhenî`nin babası her geceyatsıyı kılıp eve geldikten sonra sokak kapısını açılmasın diyezincirle bağlardı. Sonra herkes uyuduktan sonra yatardı. Bir geceyarısı uyandı. Ebû Saîd`in evde olmadığını fark etti. Bütün köşküaradı. Köşkün kapısına baktığında zincir de yoktu. Yatağına yattı.İmsak vakti Ebû Saîd Mîhenî`nin köşkün kapısından içeri yavaşça girip,zinciri yerine bağlayıp, odasına çıktığını fark etti. Babası birkaçgece oğlunu tâkib etti. Her akşam aynı şeyi yapıyordu. Bir gece babasıdayanamayarak, onu tâkib etti. Ebû Saîd Mîhenî eski bir dergâha vardı.Babası da dergâhın damına çıktı. Ebû Saîd, dergâhın mescid kısmındaKur`ân-ı kerîm okumaya başladı. Sehere kadar okuyup, hatmetti. Sonraabdest tâzelemek için hazırlık yaptığı sırada babası hemen sarayadöndü. Ebû Saîd her zamanki gibi eve dönüp, yattı. Sabah namazıvaktinde babası hiçbir şey bilmiyormuş gibi kaldırır, berâberce namazagiderlerdi. Bu işe uzun müddet devâm etti.
Fıkıh ilmini, Merv şehrinde, Şâfiî fıkıhâlimlerinden Ebû Abdullah el-Husrî`den öğrendi. Onun vefâtından sonraEbû Bekr-i Kaffâl`dan ders aldı. Merv şehrinde ilim öğrenmek için onsene kaldıktan sonra, Serahs şehrine geldi.Yüksekçe bir tepe üzerindeLokmân-ı Mecnûn`u gördü. Yanına gitti, kaftanını yamıyordu. Ebû Saîdonu seyrederken kendi gölgesi, Lokmân`ın kaftanının üzerine düşüyordu.Lokmân-ı Mecnûn, yamayı kaftanına dikince buyurdu ki: Ey Ebû Saîd! Bizseni bu yama ile bu kaftana diktik. Sonra elinden tutup, Ebü`l-Fadl-ıSerahsî hazretlerinin huzûruna götürdü. Ona; Ey Ebü`l-Fadl! Bunusakla, bu sizdendir. dedi. Ebü`l-Fadl-ı Serahsî, Ebû Saîd`in elindentutup yanına oturttu ve; Maksadımız, insanlara Allahü teâlânın yolunugöstermektir. İnsanlara gönderilen yüz yirmi dörtbinden ziyâdepeygamber, onlara Allah dedirtmek ve O`na ibâdet ettirmek içingeldiler. buyurdu. Ebû Saîd, Ebü`l-Fadl`ın kalblere hayat veren bugüzel sözlerini, kendinden geçmiş bir hâlde dinledi. Ebü`l-Fadl,kendisini talebeliğe kabûl etti ve;
Kendinden geçerek geri kalma amelden,Bu büyük devleti, sakın çıkarmaelden. buyurdu.
Ebû Saîd Mîhenî tasavvufta çok yüksekmertebeye ulaştı. Zamanındaki bütün evliyânın sultânı, baş tâcı oldu.Bütün müslümanların matlûbu, sevdiği idi. Tasavvuf yolunun bütüninceliklerine vâkıf olup, ayrıca; fıkıh, tefsîr, hadîs ve başkailimlerde de çok yüksek âlim idi. Oruç tutulması câiz olmayan günlerhâriç, senenin bütün günlerini oruçlu geçirirdi. Sâde bir ekmek ileiftar eder, gece gündüz ibâdetle meşgûl olurdu. Bütün ibâdetlerde,bilhassa namaz husûsunda çok hassas ve ihtiyatlı hareket eder, hernamaz için guslederdi. Kendi hâlinde her an Allahü teâlâyı hatırlar,hep; Allah, Allah. derdi. Ne zaman uyku basacak olsa, elinde ateştenmızrak bulunan çok heybetli bir kimse karşısında zuhûr eder. Allahde! derdi. Böylece, vücûdundaki bütün zerreler de zikreder hâlegelirdi. Geceleri herkes uyuduktan sonra kalkar ibâdet ederdi. Kendiniayıblı ve kusurlu görmekte, nefse muhâlefet etmekte, nihâyette idi.Tevâzuu çok idi.
Konuşmalarında o, ben ve biz demez, heponlar yâni o büyükler derdi. Mübârek sözleri o kadar hoş ve tesirliolduğundan; Ebû Saîd`in sözünün ulaştığı bir yerde, bütün kalblerneş`elenirler. denilmiştir. Aklı, zekâsı, anlayışı, hâfızası fevkalâdeidi. Daha çocuk iken otuz bin arabî beyt okuduğu söylenmektedir.Kerâmetleri, hikmetli sözleri her tarafa yayılmıştır. Fakat o, meşhûrolmak, parmakla gösterilmek istemez, bütün hâllerin, İslâmiyetin emirve yasaklarına tam uymakla kıymetli olacağını söylerdi.
Birgün kendisine; Filanca kimse suüstünde yürüyor. Buna ne dersiniz? diye sorulunca; Bunun kıymetiyoktur. Ördek ve kurbağa da yüzer. dedi. Filan adam havada uçuyor.dediler. Sinek ve çaylak da uçuyor. Sinek kadar kıymeti var. dedi.Filan kimse, bir anda şehirden şehre gidiyor. dediler. Şeytan da,bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dînimizde kıymetiyoktur. Merd olan, herkesin arasında bulunur. Alış-veriş yapar,evlenir. Fakat, bir an Rabbini unutmaz. buyurdu.
Çocukluğundan beri şu şiiri okurdu:
Ben sensiz bir an karar kılamam.Senin ihsânlarını tek tek sayamam.Bedenimdeki her kıl gelse de dile,Şükrünün binde birini yapamam bile.Mihene şehri yakınlarında bir dağınyamacında sarp kayalar arasında mağaralar vardı. Onlara bakanın dizininbağı çözülürdü. Bir gün Ebû Saîd Mîhenî bu mağaralardan birine çıkıp,hemen kenarında namaz kılmaya başladı. Namazdan sonra nefsine; Eynefsim! Eğer burada uyursan, kendini aşağıda ölmüş görürsün. BuradaKur`ân-ı kerîmi hatim edinceye kadar uyumak yok. dedi. Sonra Kur`ân-ıkerîm okumaya başladı. Bir müddet sonra uyudu. Uyandığında boşluktahızla yere inmekte olduğunu gördü. İmdât! diye bağırdı. Bu sefer dekendini yukarı çıkar vaziyette gördü. Allahü teâlâ imdâdına yetişmişti.
Ebû Saîd Mihenî, bir mescidde vâz edip,hocasını ilk gördüğü gün kendisine işâret buyurduğu şekilde; İnsanlaraAllahü teâlânın yolunu göstermek için nasîhat ediyordu. Huzûruna geliptövbe edenlerin sayısı çoktu. Halk kendisini çok sever, mübâreksözlerinden, tatlı sohbetlerinden istifâde etmek için can atarlardı.Ebû Ali Dekkak`ın kızı, Ebû Saîd hazretlerinin vâzına gitmeyi arzuetti. Babası çok arzu ettiğini görünce; Başına eski bir örtü al, kimseseni tanımasın. diyerek izin verdi. O da babasının dediği gibigiyinerek kadınların bulunduğu üst kata çıkıp oturdu. Ebû Saîdhazretleri vâz ediyordu. Bir ara; Bu sözü, Ebû Ali Dekkak`tan duydumve şimdi onun bir parçası buradadır. buyurdu. Bu sözü duyan kız,kendisinden geçip üst kattan aşağı düştü. Ebû Saîd hazretleri; YâRabbî! Bu hanımı tekrar eski yerine çıkar! buyurdu.O anda kız havaboşluğunda yukarı doğru çıkmaya başladı. İkinci katın hizâsına gelincehavada kaldı. Kadınlar çekip yanlarına aldılar.
Onu sevenler kullandığı eşyâlardan birşeyi yanlarında bulundurup bereketlenmek için çok gayretederlerdi.Hattâ bir gün, elinden düşen bir karpuz kabuğu yirmi altınasatılmıştı.
Kendisini tanıyamadıkları için,büyüklüğünü inkâr edenler oldu ise de, bunların çoğu hatâlarını anlayıptövbe ettiler. Büyüklüğünü inkâr edenlerin sözleri, hakâretlerikendisine ulaştıkça gizliden bir ses;
Rabbin sana kâfi değil mi? (Fussiletsûresi: 53) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okurdu.
Ebû Saîd`i çekemiyen, büyüklüğünü inkâredenlerden, kendisine hakârette daha ileri gidip, çok lânet eden, EbûHasan Tûnî isminde biri vardı. Bu kişinin Ebû Saîd`e olan hürmetsizliğio kadar fazla idi ki, Ebû Saîd`in bulunduğu mahalleye bile girmezdi.Ebû Saîd bir gün; Atımı eyerleyip hazırlayınız. Ebû Hasan Tûnî`ninyanına gideceğiz. buyurdu. Bir çokları bunun hikmetini anlayamayıphayret ettiler. O gerçekten bizim yanlış yolda olduğumuzu zannediyor veAllah rızâsı için, yanlışa lânet ediyorsa bu lânet sebebiyle Allahüteâlâ ona rahmet eder. buyurdu. Talebelerinden bir kaç kişi ile yolaçıktılar. O kimsenin bulunduğu yere yaklaşınca, talebelerden birinigönderip, kendisiyle görüşmek için geldiğini haber verdi. Ebû HasanTûnî bu hâli haber alınca; Onun burada ne işi var. O, kiliseye gitsin.Onun yeri orasıdır. dedi. O talebe mecbûren bu haberi hocasınagetirince, Bismillah! Mâdem ki öyle diyor, biz de oraya gideriz.buyurup kiliseye gittiler. O sırada kilisede hıristiyanlar âyin içintoplanmışlardı. Acabâ niye geldi diye merak edip onun etrafındatoplandılar. İçeri girdi. Duvarda, Îsâ aleyhisselâmın ve hazret-iMeryem`in resimleri diye çizilmiş iki büyük tablo vardı. Ebû Saîdresimlere bakıp;
Ey Meryem oğlu Îsâ! Allah`ı bırakıp da beni veannemi iki ilâh edinin diye insanlara sen mi söyledin? (Mâidesûresi: 116) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve Muhammedaleyhisselâmın dîni hak ise, şu anda bu iki resim de secde etsinler.buyurdu. Allahü teâlânın izni ile o iki resim yere düştü. Yüzleri Kâbetarafında olup, secde hâlini aldılar. Orada bulunan hıristiyanlarferyâd ettiler. Kırk tânesi hemen Kelime-i şehâdet getirip müslümanoldu. Bu hâl, Ebû Hasan Tûnî`ye ulaşınca hatâsını anlayıp, pişman oldu,tövbe etti. Hemen Ebû Saîd hazretlerinin yanına gelip özür diledi vesâdık talebelerinden oldu.
Bir gün Ebû Saîd Mîhenî, talebelerindenHasan Müeddeb`i yanına çağırarak; Dışarı çık. Sağ elini aç. Önüne kimçıkarsa, elini ona uzat ve; Neyin varsa buraya koy! de diye emretti.Hasan Müeddeb bu emir üzerine dışarı çıktı. Yolda bir mecûsî ilekarşılaştı. Ona yaklaşıp, elini uzatarak, hocasının emrini yerinegetirdi. Mecûsî; Önce bir müslüman olayım. Beni hocanın huzûrunagötür. dedi.Ebû Saîd Mîhenî`nin huzûruna varınca; Efendim! Banaİslâmıanlatınız. dedi. Ebû Saîd Mîhenî ona İslâmı anlattı. Mecûsîanlatılanları dinledikten sonra müslüman oldu ve sâhib olduğu her şeyihocasının hizmetine sarfetti.
Ebû Saîd Mîhenî, Nişâbur`da bulunuyordu.Sultan Tuğrul`un vezîri Ebû Mansûr vefâtına yakın hastalandı. Bu sıradaEbû Saîd Mîhenî ile İmâm-ı Kuşeyrî`yi yanına dâvet etti ve; Sizi çokseverim. Size çok yardımlarım oldu. Şimdi ise, sizden bir dileğim var.Vefât ettiğimde, cenâzemde bulunup, defnolunduktan sonra hizmetinizle,suâl meleklerinin sorgusundan kurtuluncaya kadar, kabrimin başındakalınız. dedi. Her ikisi de, bu ricâsını kabûl ettiler. Vezir EbûMansûr vefât edince, ikisi de cenâzesinde hazır bulundular. Defindensonra İmâm-ı Kuşeyrî, Ebû Saîd Mîhenî`ye; Ben cemâatle gideyim. Sizartık vezirin vasiyetini yerine getirirsiniz. dedi. Ebû Saîdseccâdesini serip, bir müdded kabrin başında bekledi. Sonraİmâm-ıKuşeyrî`nin yanına varınca; Vezirin vasiyetini yerine getirdiniz mi?diye sordu. Ebû Saîd Mîhenî; Vezir defnolununca, iki suâl meleğigeldiler. Birisi suâl sormaya başlayınca, diğeri ona; Görmüyor musun?Kabrin başında kim oturuyor. dedi. Bunun üzerine kalkıp gittiler.Onlar gidince ben de kalkıp geldim. dedi.
Gencin birisi, ticâret için bir kervanile sefere çıkmıştı. Çok uykusuz olduğu için, kervanın konakladığı biryerde istirâhat edip, sonra yola devâm etmeyi düşündü. Kervan molaverince, yolun kenarına uzandı. Uyuya kalmıştı. Uyandığında vaktin çokgeçmiş, yol arkadaşlarının çoktan gitmiş olduklarını anladı. Issızsahrada, arkadaşlarının izlerini de bulamadı. Ne tarafa gittiğinibilmez bir hâlde koştu. Fakat kimseyi bulamadı. Bilmediği bir tarafadoğru gitmeye başladı. Sıcak bastırmış, açlık ve harâret başlamıştı.Sabretti. Ertesi gün oldu. Buralarda kalıp öleceğini anladı. Bu sıradason bir ümit ile etrâfı gözetledi. Çok uzaklarda bir yeşillik vardı.Bütün gücünü toparlayıp oraya koştu. Çeşme vardı. Hemen abdest alıpnamaz kıldı. Biraz bekledi. Öğle vakti olmuştu. Uzaklardan, birisigeldi. Uzun boylu, heybetli, gür sakallı, beyaz tenli, çok hoş biriydi.Abdest aldı. Namaz kıldı ve gitti. Genç, kendisi ile konuşmaya cesâretedemedi. İkindi vakti olunca o zât gene geldi. Namazdan sonra genç onahâlini anlatıp, kendisinden yardım istedi. Bu esnâda bir arslan geldi.O zât, arslanın kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Sonra da genciarslanın sırtına bindirip; Gözlerini kapa! Arslan nerede durursa,orada inersin dedi. Genç; Peki. deyip ayrıldı. Bir miktar gidincearslan durdu. Genç de indi. Gözlerini açınca arslanın gittiğini gördü.Memleketi olan Buhârâ`ya gelmişti. Birkaç gün sonra,Ebû Saîdhazretlerinin Buhârâ`ya geldiğini haber aldı. Kendisini merak edipgörmek istedi. Bir de baktı ki, kendisini arslana bindiren zât idi. Ogence dönerek; Hayatta olduğum müddetçe bu sırrı hiç kimseye söyleme.buyurdu.
Ebû Saîd-i Ebü`l-Hayr hazretlerinin biroğlu vardı. Küçük iken mektebe gitmekten çok çekinir, korkardı. BirgünEbû Saîd; Talebelerin geldiğini haber veren kimsenin her arzusunuyerine getireceğim. buyurdu. Bu sözü duyan oğlu hemen dama çıkıpmisâfirleri gözetledi. Bir zaman sonra, beklenen misafirlerin gelmekteolduğunu görüp, hemen babasına haber verdi. Babası; Ne dilersen dile!buyurdu. Beni mektebe gönderme! dedi. Ebû Saîd; Peki gitme.buyurdu. Çocuk; Hiç gitmiyeyim mi? dedi. Ebû Saîd başını eğip, birmüddet düşündükten sonra; Hiç gitme. Ama Fetih sûresini mutlakaezberle. buyurdu. Çocuk sevinerek kabûl etti. Kısa zamanda Fetihsûresini ezberledi.
Ebû Saîd`in vefâtından sonra, Ebû Tâhiradındaki bu oğlu çok fakir ve borçlu oldu. İsfehan hâkimi HâceNizâm-ül-mülk`ün yanına gitti. Hâkim kendisini tanıdığı için, çok izzetve ikrâmda bulunup hürmet etti. İhtiyaçlarını temin etti.Ebû Tâhir`isevmeyen bir kimse bu durumu görünce; Öyle birine yardım yapıyorsunki, dînî ilimlerden haberi yok, Kur`ân-ı kerîm okumasını dahibilmiyor. dedi. Hâce Nizâm-ül-mülk buna üzülüp; Onu çağıralım. Seninistediğin bir sûreyi okusun, eğer okuyamazsa, o zaman seninsöylediklerini kabûl ederim. Biz kendisini din işleriyle, dîne hizmetlemeşgûl olarak tanıyoruz. dedi.
Büyük zâtların bulunduğu bir meclise EbûTâhir`i çağırdılar. Nizâm-ül-mülk o kimseye dönerek; Hangi sûreyiokumasını istiyorsun? diye sordu. O da; Fetih sûresini okusun. dedi.Ebû Tâhir ağlıyarak Fetih sûresini okudu. O iddiâcı kimse mahcûb,Nizâm-ül-mülk çok memnun oldu.Nizâm-ül-mülk, Kur`ân-ı kerîmi okurkenağlayıp çok gözyaşı dökmesinin sebebini sordu. O da babasının kendisineFetih sûresini ezberlemesini söylediği hâdiseyi anlatınca,Nizam-ül-mülk; Öyle büyük bir zât ki, evlâdının yetmiş sene sonrakarşılaşacağı sıkıntının çâresini tâ o zamandan bildiriyor. O zâtınderecesini anlamaktan biz âciziz. dedi. Bundan sonra o büyüklere olanmuhabbeti daha da arttı.
Şu rubâîyi Ebû Saîd söylemiştir:
Nefsine uymak doğru değildir elbet,Bas nefse ayağını, himmeti yükselt.Ey dost, Allah yolunda çok eyle gayret,Yılanla ol da, nefsinle etme sohbet.Ebû Saîd-i Ebü`l-Hayr buyurdu ki:
Tasavvuf; başındaki sevdayı atmak,elindeki dünyâyı dağıtmak ve vâki olanda karar kılmaktır.
Allah bâkî ve kâfidir. O`ndan başkasıboştur. O`ndan gayri her şeyden nefsini uzak eyle!Allahü teâlâ ile kul arasında perde, yerve gök değildir. Arş ve Kürsî de değildir. Perde, insanın benliğidir.Bu aradan kaldırılırsa Allah`a kavuşulur.
Zikr, Allahü teâlâyı anıp, hatırlamak,O`ndan başkasını unutmaktır.
Allahü teâlâdan ihlâsı, her şeyi O`nunrızâsı için yapmayı isteyiniz. İhlâsta, dünyâ ve âhirette kurtuluşvardır.
Vakit, iki nefes arasındadır. Birigeçti biri henüz gelmedi. O halde dün gitti, yarın nerede. Günbugündür. Vakit keskin bir kılıçtır.Kim kendini iyi zannederse o kendisinibilmiyordur.
Kul, Allahü teâlâ için neyi terk ederse,Allahü teâlâ ona karşılık daha hayırlısını verir.
Kişinin helâkı, Allahü teâlâdanbaşkasına gönül bağladığı şeydir.
HELÂL OLAN, HELÂL YİYENLERE GELİR
Ebû Saîd Mîhenî`nin büyüklüğünü inkâredenlerden biri, Ebû Saîd`in; Âlemde hiç kimse helâl lokma bulamayıpharam yese, biz haram yemeyiz. sözünü duymuştu. Kendisini imtihânetmek istedi. Helâl para ile bir oğlak satın aldı. Haram para ile de,birincisine çok benzeyen başka bir oğlak aldı. Bunları kızarttırıp,hizmetçisi ile Ebû Saîd`e gönderdi.Kendisi de önden gidip, onlarınbulunduğu yerde oturdu. Hizmetçi kızarmış oğlakları getirirkenkarşısına iki sarhoş çıkıp, haram para ile alınan oğlağın bulunduğutepsiyi alıp yediler. Hizmetçi, elinde kalan ve helâl lokma ile alınmışolan oğlağı, Ebû Saîd`in önüne koydu. Oğlakları gönderen kimse durumuöğrenip anlayınca, sarhoşlara çok kızdı. Fakat bu hâlini açıktan bellietmedi. Sonra Ebû Saîd dönerek; Kendini boşuna üzme! Haram olanköpeklere gider, helâl olan da helâl yiyenlere gelir. buyurdu. O kimseçok mahcûb olup hâline tövbe etti ve bu hâdiseden sonra bir dahaaleyhinde bulunmadı.
VAKTİ SAATİ GELİNCE OLUR
Müslümanlardan birinin yahûdî bir ortağıvardı. Ortağını ne kadar İslâma dâvet etti ise, müslümanlığı kabûletmedi. Hattâ bu ortağına; Eğer müslüman olursan, malımın üçte birinisana veririm. dedi. Yahûdî yine kabûl etmedi. O müslüman başka birgün; Eğer müslüman olursan, malımın yarısını sana veririm. demesinerağmen yine kabûl etmedi. Müslüman tüccar bir süre sonra; Eğermüslüman olursan, malımın üçte ikisini sana veririm. dedi.Yahûdî yinekabûl etmedi. Müslüman tüccar artık ortağının müslüman olmasındanümidini kesmişti. O müslüman, bir gün Ebû Saîd Mîhenî`nin dergâhınınyanından geçiyordu.Yahûdî ortağı da yanında idi. Bu sırada dergâhagirdi. Ebû Saîd Mîhenî bu sırada sohbet ediyordu. Yahûdî ortağı dakendi kendine; Ben de mescide gireyim, bir dinleyeyim, bakalım neleranlatıyor. Onun halk arasında kabûl görmesinin sebebi nedir birgöreyim? Yahûdî olduğuma dâir üzerimde her hangi bir işâret olmadığıiçin beni nasıl olsa tanımaz. dedi. Yahûdî, gizlenerek mescide girdi.Bir direğin arkasına oturdu. Ebû Saîd Mîhenî sohbet esnâsında bir arayahûdînin arkasında oturduğu direğe doğru dönerek; Ey yahûdî! Direğinarkasında ne kadar kendini gizlemeye çalışsan da gizlenemezsin. dedi.Yahûdî gayri ihtiyârî ayağa kalktı.Ebû Saîd Mîhenî`nin yanına vardı.Ebû Saîd hazretleri ona müslüman olmasını söyleyince, bu dâveti kabûledip, müslüman oldu.Ebû Saîd hazretleri ona; Şimdi ortağının yanınagit. Sana müslümanlığı öğretsin. İşler vakti zamânı gelince olur. Ondanönce olmaz. Zamânı gelince müslüman olmak için malın üçte birine,yarısına ve üçte ikisini vermeye hâcet kalmaz. buyurdu.
HAYRET ETTİM
Hucvirî
Keşf-ül-Mahcûb isimlieserinde şöyle anlatıyor: Mihene şehrinde, Ebû Saîd-i Ebü`l-Hayr`ıntürbesinde bulunuyordum. Türbenin üzerinde bir kumaş parçası vardı.Beyaz bir güvercin uçarak gelip o kumaşın altına girdi. Herhalde birşeyden kaçıyordu.Onun için oraya gizlendi diye düşündüm. Biraz sonramerakım arttı. Kumaşı kaldırdığımda güvercin yoktu.Hayret ettim. Ertesive daha sonraki gün bu hâdise tekrar etti. Hikmeti nedir? diyedüşünürken, bir gece rüyâmda Ebû Saîd`i gördüm. Gördüğüm hâdiseyikendisine sordum. O güvercin, amellerimin safâsıdır. Her gün kabrimegelip bana nedîm (sohbet arkadaşı) olur. buyurdu. Anladım ki, o büyükzâtın güzel amelleri, beyaz bir güvercin şeklinde kabrine geliyor vekendisi ile tatlı tatlı sohbet ediyorlar.
1) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.270
2) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.295
3) Nefehât-ül-Üns; s.339
4) Firdevs-ül-Mürşidiyye; s.76, 293
5) Sefînet-ül-Evliyâ; s.162
6) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.2, s.228
7) Tabakât-üş-Şâfiiyye; c.4, s.10
8) Keşf-ül-Mahcûb; s.224
9) Persian Literatüre; c.2, s.928
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.5,s.86
Ana Sayfa