Anadolu`dayaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi Abdullah olup, babasınınkiEşref`dir. Babasının ismi ile şöhret buldu. Babası, Mısır`dan İznik`egöç etti. Eşrefoğlu Rûmî İznik`te doğdu. Doğum târihi belli değildir.1484 (H. 889)`da İznik`te vefât etti. Türbesi İznik`tedir. Eşrefzâde-iRûmî diye de bilinir.
Babasının terbiyesi altında büyüyenEşrefoğlu Rûmî, önce İznik`te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerdenders aldı. Zamânın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. SonraBursa`ya giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed`in medresesine girdi. Buradatefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sâhibi olan âlimlerderecesine yükseldi. Buradan mezun olunca, Bursa`da müderrislik yapanhocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. ÇelebiMehmed Han Medresesinde bir müddet ders veren Eşrefoğlu Rûmî bir sabahvakti medrese civârında dolaşırken, zamânın velîlerinden olan EbdalMehmed`e rastladı. Kalbinden; Tasavvuf yolundan bana nasîb var isebâzı alâmetler görünsün. diye geçirerek ona yaklaştı. Ebdal Mehmedkendisine bakarak; Ey medreseli! Bize köfteli çorba getir. dedi. Busöz üzerine çarşıya gidip, köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eliboş dönmemek için köftesiz çorba aldı. Ebdal Mehmed`e gelirken yoldakiçamurdan bir parça alarak, birkaç yuvarlak köfte hâline getirip,çorbanın içine attı. Ebdal Mehmed çorbayı karıştırıp köfte bulamayıncaEşrefzâde`ye; Hani bunun köftesi? diye sordu. Daha sonra çorbayıiyice karıştırdı ve Eşrefoğlu`na uzatarak; Ye bunu! dedi. Eşrefoğlubüyük bir teslimiyet ile tereddüd etmeden çorbayı yedi. Çorbanın içineatılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun üzerine o zât; Ya senolmayıp da kim olsa gerek. şeklinde bir söz söyleyip oradan uzaklaştı.Eşrefoğlu bu sözlerden bir mânâ çıkaramamasına rağmen, tasavvuf yolunagirmesi hususunda bir işâret olduğuna inandı.
Nefsini terbiye etmek, kalp aynasınıcilâlamak için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir hocabulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa`dabulunan Emîr Sultan`ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyleşereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah`ın tasavvufyolunun aşkıyla yandığını görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara`dakiHacı Bayrâm-ı Velî`ye gönderdi. Sonra, Ankara`ya gidip, yeni hocasınatam teslim oldu.
Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri,Abdullah`daki kâbiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecekvazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu halde,hocasının emîrlerine Bâşüstüne diyerek sarıldı. Kendisine verilenhelâ temizleme vazîfesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsininisteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti.Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye devâm etti. Hocası Hacı Bayrâm-ıVelî`ye on bir sene hizmet etmekle şereflendi. Bu kadar zaman zarfındahocasının; Üstâdın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır. sözüüzerine, yanında bir kelime bile konuşmadı. Sadece sorulan suâllerekısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat ederdi. EşrefoğluAbdullah, on bir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güçişlerden hiç şikâyette bulunmadı. Bu sabrı ve hocasına karşı muhabbetive hürmeti üzerine, Hacı Bayrâm-ı Velî kızı Hayrünnisâ`yı ona nikâhederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devâm eden EşrefoğluAbdullah, hocasından izin alarak Allahü teâlânın emîr ve yasaklarınıbildirmek üzere İznik`e gitti. Orada kendi iç âlemiyle başbaşa kaldı.Hocasından ayrılığı onu yaktı, hasretine fazla dayanamadı ve tekrarAnkara`ya döndü. Hacı Bayrâm-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolundaderecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik`e gönderdi. Orada kırk günnefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara`yagelmesini emretti. İznik`e gidip geldikten sonra, hocasının; Hamaşehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh HüseyinHamevî`nin huzûruna gidip, Kâdirî yolunu öğreniniz. buyurdu. Bu emriyerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızıZüleyhâ`yı bir merkebe bindirerek, Hacı Bayrâm-ı Velî ile vedâlaştı.Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama`ya yeni hocasınınhuzûruna vardı.
O gün hacdan dönen Hüseyin Hamevî, ilâhîbir ilhâm ile Eşrefzâde`nin gelmekte olduğunu anlayarak, talebelerine;Bugün Anadolu`dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız. buyurdu.Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayıelbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî yanlarından geçtiğihalde, hocalarının söylediği zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhınkapısına varan Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından îtibârla içerialındı. Hanımı ve çocuğu ise Hüseyin Hamevî`nin hanımı tarafındankendilerine ayrılan odaya götürüldü.
Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin öncenefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu.Eşrefoğlu Abdullah, Hama`da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbitutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah`a ziyâdeteveccühlerde bulundu. Bir gün bir hizmetçi hücresine yemek götürdü.Eşrefoğlu`nu hareketsiz görünce, öldü zannedip, telaşlandı ve durumuhocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için Hüseyin Hamevî buduruma aldırış etmedi. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında,büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı vehareketsiz bir halde görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmeninlezzetinden ayırdıklarında; Sultanım bize kıydınız. diyerek gözleriniaçtı. Bu kırk günlük imtihânı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pekyüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî`ninhalîfesi olarak Anadolu`da Kâdirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi.
Halk senin zâhirine de bakar. Onun içinkıyâfetini biraz düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy.buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek;Hocamın verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa gerektir. dedi.
Hocasının emri üzerine yola çıkmak üzerehazırlık yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî`nin eski talebeleri aralarında;Biz bu kadar zamandan beri hocamızın hizmetindeyiz. Bize himmetverilmedi. Bu Rûmî denilen ve Anadolu`dan gelen kimseye kırk günde hemhimmet, hem de icâzet verildi. Bu nasıl iştir? diye konuşuyorlardı.Hüseyin Hamevî, Allahü teâlânın izniyle bu duruma vâkıf oldu.Talebelerini toplayıp bir konuşma sırasında; Yâ Rûmî! Bu kadarmisâfirimiz oldun. Sana bir ziyâfet veremedik. Bir ziyâfette bulunalım.İnşâallah ondan sonra gidersin. dedi. Yemekler hazırlanıp, talebeleriile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin Hamevî suyu bulunmayan biryerde oturulmasını emretti. Talebeleri; Sultanım, burada su yoktur,namaz zamânı abdest almak îcâb ettiğinde sıkıntı çekeriz. demelerinerağmen Hüseyin Hamevî oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emriüzerine oturdular. Namaz vakti girince abdest almak îcâb etti. HüseyinHamevî, Eşrefoğlu hâriç bütün talebelerine su aramalarını söyledi.Talebelerin; Sultanım burada su yoktur. demelerine rağmen; Hele sizbir arayın belki vardır. buyurdu. Talebeler aramalarına rağmenbulamadılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî; Rûmî! Gerçi sen misâfirsin.Misâfire hizmet ettirmek doğru değildir. Bir de sen ara. Belki subulursun. deyince, Eşrefoğlu; Emriniz başım üstüne. diyerek hemenaramaya başladı. Bir ağacın yanına gidip, teyemmüm etti ve secdeyevarıp Allahü teâlâya şöyle yalvardı: Yâ Rabbî! Hocam su istiyor.Lutfet, su ihsân eyle. Daha sonra başını secdeden kaldırdı. Secdeettiği yerden bir pınarın kaynadığını gördü. Hemen tası dolduruphocasına götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; Su olmadığınıiddiâ ediyordunuz. Bakın Rûmî nasıl bulmuş! dedi. Talebeler hemensuyun bulunduğu yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya başladığınıgörünce, hocalarının Eşrefoğlu`na himmet etmesinin sebebini anladılar.
Hüseyin Hamevî, Abdullah`ı Anadolu`yauğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; Abdullah-ı Rûmîkoca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi çekip sînesine aldı.buyurdu. Çocukları ile birlikte Ankara`ya giden Abdullah-ı Rûmî,kayınpederi Hacı Bayrâm-ı Velî`nin yanında bir müddet daha kaldıktansonra İznik`e gitti.
İznik`te önceleri münzevî, yalnız birhayat yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç hoşlanmazdı. Kimsenindikkatini çekmeden fakirâne bir hayat yaşadı ve insanlardan uzakkalmaya çalıştı. İznik`e Hama`dan bir zâtın gelmesi ile durum değişti.O zât herkese Eşrefoğlu`nun menkıbelerini anlatmaya başlayınca, İznikhalkı kendisine hürmet ve îtibâr göstermeye başladı. Bundan rahatsızolan Eşrefoğlu Rûmî dağlara çekildi, tekrar uzlet hayâtına başladı.Dağlarda dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu sanarak yakaladı.Gâyesi onu teslim edip mükâfât almaktı. Fakat onun şöhretini duyanköylünün annesi, kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve anneside Eşrefoğlu`na talebe oldu. Bunun üzerine İznik`e dönen Eşrefoğlu asılvazîfesi olan insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk talebesi olanve kendisini yakalayan köylü onun için Pınarbaşı denilen yerde birdergâh yaptırdı. Eşrefoğlu Rûmî burada talebelerine ders vermeye,Kâdirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsiniterbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmaya, gurur, kibir,ucb gibi kalp hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösterdi.
Bir gece Eşrefoğlu Rûmî dergâhında ibâdetediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan şöyle bir hitapduyuldu: Ey kul!Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sanahelâl kıldım. Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni ile sesin sâhibiolan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan;Yâ şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet vermiştir.Sen ise beni öldürmek istiyorsun. deyince, Eşrefoğlu; Ey mel`ûn! Senbenim talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına kasdetmeyeceğine dâir sözverirsen, salarım. dedi. Şeytan da; Onların îmânlarınakasdetmeyeceğime söz veriyorum. dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmî;Ey mel`ûn! Allahü teâlâ ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olanahdine mi vefâ edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma. dedi ve saldı.Talebeleri; Onun şeytan olduğunu nereden anladınız? diye sorunca;Bütün haramları sana helâl kıldım, deyince anladım. Çünkü Allahüteâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir. Kıyâmete kadarbâkidir. buyurdu.
Eşrefoğlu`nun gayretli çalışmaları vebüyüklüğü çevreden işitilmeye başlandı. Bursa`dan, İstanbul`dan vediğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmekisteyenler çoğaldı. Hattâ Sadrâzam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmakisteğinde bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-ı Rûmî hazretleri,talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahîm-i Tırsî`yi yerine halîfe,vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile nikahladı. Abdürrahîm-i Tırsî, hocasıve kayınpederi Abdullah-ı Rûmî`ye çok bağlı idi.
Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan MehmedHanın İstanbul`u fethinden önce
Müzekkin-Nüfûs isimli birkitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak
Tarîkatnâme,Delâlil-ün-Nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme,Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-Cenân, Tâcnâme,Esrâr-ut-Tâlibîn gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzelşiirler, kasîdeler bulunmaktadır. Yûnus Emre`nin şiirleri tipindeşiirler söylemiştir. Şiirlerinde, Eşrefoğlu Rûmî mahlasını kullananAbdullah-ı Rûmî daha çok öğüt tarafındadır. Halk arasında en çoksöylenen ve en meşhur şiiri tövbeye geldir.
Abdullah-ı Rûmî, birsohbetinde Ebülleys-i Semerkandî`den naklen şöyle anlattı:
Bir târihte Bağdât`ta, zenginler haccagidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o senehacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareketetmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.
Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakîrin de haccagittiğini görünce;
Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bâri cebindebirkaç bin altının var mıdır? diye alay etti.
Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;
Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir.Hepimiz O`nun verdiklerini yiyoruz. diyerek, zenginin bulunduğu yerdenmahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zenginehiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yolaçıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar karşısında görüncehayret etti ve;
Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi? diyesormaktan kendini alamadı.
Fakîr de;
Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasınabakmayıp, bu mübârek makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-işerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum. dedi.
Zengin;
Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi? diye sordu.
Fakîr; Bu ne berâtıdır ki? dedi.
Zengin;
Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem`den âzâd olduğuna dâir berâtkâğıdı verilir. diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîrialdattı.
Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhalgeriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlıyaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlaretmeye, yalvarmaya başladı:
Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî birpâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem`denâzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin.Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimsegelip;
Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı.Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazılarıolan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüpbaşına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükürsecdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözünesürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek içinhızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîringeldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelenfakîre alayla;
Cehennem`den âzâd olma berâtını alabildin mi? diye sordular.
Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;
İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım! diyerek, misk kokulu berâtınızengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin,nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem`den âzâd olduğunu okuyunca, aklıbaşından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zorayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunukoklamağa başladı. Kendi kendine de; Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme!Keşke ben de bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu busaâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelereulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûmoldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamamdiyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.
Fakîr;
Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefeniminarasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim. dedi.
Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktansonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu.Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde,fakir vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefeniniçine koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaçay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda;Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti. dediler.
Zengininsanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve;
O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerinegetiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete göçtü,berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım. dedi. Hemensandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı.Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. Kabrine gidip bakayım.Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir. dedi.
Kazmakürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda;
Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık! diyen birses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin,düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.
Fakîr;
Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât banaverildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görüncesorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebebolmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun. deyip kayboldu. Zenginayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemeklerpişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu.
TESBİH EDEN MENEKŞELER
Vakit ilk bahar olduğu için çiçekler yeniaçmıştı. Abdest alıp namaz kıldıktan bir süre sonra Hüseyin Hamevîtalebelerine; Biraz menekşe toplayıp, getirin. buyurdu. Talebelerinherbiri bir tarafa dağıldı. Demet demet menekşe toplayıp, hocalarınagetirdiler, Eşrefoğlu ise hocasının huzûruna elindeki bir menekşe ilevardı. Hüseyin Hamevî; Rûmî, misâfir olduğun için menekşenin yerinibulamadın herhalde. deyince, o; Sultanım hangi menekşeyi koparmakistedimse; Allah rızâsı için beni koparma, zikir ve ibâdetimdenayırma. diye söyledi. Ben de dolaştım. Bir yerde ibâdeti bitmiş birmenekşe gördüm. Onu koparıp getirdim. dedi. Bu sözleri işiten diğertalebeler onun üstünlüğünü bir kere daha anlamış oldular vedüşüncelerinden tövbe ettiler.
TÖVBEYE GEL
1
Ey hevâsına tapan,
Tövbeye gel, tövbeye,
Hakka tap, Haktan utan,
Tövbeye gel, tövbeye.
2
Nice nefse uyasın,
Nice dünyâ kovasın,
Vakt ola usanasın,
Tövbeye gel, tövbeye.3
Nice beslersin teni,
Yılan çıyan yer anı,
Ko teni, besle cânı,
Tövbeye gel, tövbeye.4
Sen dünyâ-perest oldun,
Nefsin ile dost oldun,
Sanma dirisin, öldün,
Tövbeye gel, tövbeye.5
Sen teni, sandın seni,
Bilmedin senden teni,
Odlara yaktın cânı,
Tövbeye gel, tövbeye.6
Gör bu müvekkelleri,
Yazarlar hayrı, şerri,
Günâhtan gel sen beri,
Tövbeye gel, tövbeye.7
Ey miskin Âdemoğlu,
Usan tutma âlemi,
Esmeden ölüm yeli,
Tövbeye gel, tövbeye8
Ölüm gelecek nâçar,
Dilin tadını şeşer,
Erken işini başar,
Tövbeye gel, tövbeye.9
Göçer bu dünyâ kalmaz.
Ömür pâyidâr olmaz,
Son pişman, assı kılmaz
Tövbeye gel, tövbeye.10
Tövbe suyuyla arın,
Deme gel bugün yârın,
Göresin Hak dîdârın,
Tövbeye gel, tövbeye.11
Eşrefoğlu Rûmî sen,
Tövbe kıl erken uyan,
Olma yolunda yayan,
Tövbeye gel, tövbeye.
DÜNYÂDEDİKLERİ
Eşrefzâde Rûmî bir vâzında şöyle buyurdu:Ey müslümanlar! Dünyâ dedikleri bir hiçten ibârettir. Hiç olduğuşuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir. Hiç olan dünyâya gönül veren,yolunda ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibâretkalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan âriftir.
Azîzim! Sen o sultanları gözünün önünegetir ki, onlar dünyâya geldiler. Lâkin dünyâya îtibâr etmediler.Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık toplamaya çalışmadılar. Âhiretamelleriyle meşgûl oldular. Onlar, bu dünyânın âhiret yolunun üzerindebir yol uğrağı olduğunu anladılar. Buna aldanmak olur mu? Yoltedârikinde bulunup kâfileden ayrılmadılar. Bu dünyâya gönül veripaldanmadılar.
Azîz kardeşim! Temiz ve pak erler ileaziz canları gör. Onlar bu dünyâya aldanmadılar. Allahü teâlâkendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler. Kendi nefislerinevermeyip fakirlere dağıttılar. Açları doyurup, çıplakları giydirdiler.Muhtaçları arayıp buldular. Kapılarına gelenleri mahrum etmediler.Darda kalanların gönüllerini ferahlattılar, işlerini gördüler. Şuhadîs-i şerîfi kendilerine düstûr edindiler: Bir kimse, din kardeşininbir işine yardım etse, Allahü teâlâ da onun işini kolaylaştırır. Birkimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmetgününün en sıkıntılı zamanlarında Allahü teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır.
Akıllılar bu dünyâda şu üç şey ile meşgulolurlar. Böylece onlar herkesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1) Dünyâseni terk etmeden sen dünyâyı terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3)Rabbinle buluşmadan, Rabbin senden râzı olsun. Bunlara riâyet edenkimse, Allahü teâlâ ile görüşüp kabrine öyle gider.
1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.17
2) Müzekkin Nüfûs
3) Menâkıb-il-Eşrefiye
4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49.Baskı); s.1074
5) Tâc-üt-Tevârih; c.5, s.179
6) Güldeste-i Riyâz-i İrfan; s.180,182, 317
7) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.98
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11,s.374