Hindistan`dayetişen en büyük velî ve âlim. Âriflerin ışığı, velîlerin önderi,İslâmın bekçisi, müslümanların baştâcı, müceddid, müctehid ve İslâmâlimlerinin gözbebeğidir. İnsanların îtikâd, ibâdet ve ahlâk husûsundadoğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerinisağlayan, insanları Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlikeden ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen İslâm âlimlerinin yirmiüçüncüsüdür. İsmi, Ahmed bin Abdülehad bin Zeynel`âbidîn`dir. LakabıBedreddîn, künyesi Ebü`l-Berekât`dır. 1563 (H.971) senesindeHindistan`ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmâm-ı Rabbânî ismiyletanınmıştır. İmâm-ı Rabbânî, Rabbânî âlim demek olup, kendisine ilim vehikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksizve kâmil, olgun âlim demektir. Hicrî ikinci bin yılının müceddidi(yenileyicisi) olmasından dolayıMüceddîd-i elf-i sânî, ahkâm-ıİslâmiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, Sıla ismiverilmiştir. Hazret-i Ömer`in soyundan olduğu için ,Fârûkî nesebiyleanılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, Serhendîdenilmiştir. Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, İmâm-ı RabbânîMüceddîd-i elf-i sânî Şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî`dir.
Babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarınınbüyük âlimleri, sâlih ve fazîletli kimseleri idiler. Babası AbdülehadEfendi din ve fen ilimlerinde yetişmiş, tasavvufta da en son mertebeyeulaşmıştı. Gençliğinde ilmi yaymak, insanlara hizmet etmek, doğru yolugöstermek için seyahat ettiği sıralarda, Hindistan`ın meşhûrkasabalarından Skendere`ye gitmişti. O memleketten asîl bir âileyemensûb sâliha bir hanım, firâsetiyle Abdülehad Efendinin mübârek birzât olduğunu anlayıp, ona; Kendi kucağımda terbiye edip büyüttüğüm,iffet ve ismet cevheri bir kız kardeşim vardır. Böyle sâliha bir kızınsizinle nikâhlanmasını arzû ediyorum. Bu ricâmı kabûl edeceğiniziumarım. diye haber gönderdi. Abdülehad Efendi bir müddet düşündüktensonra teklifi kabûl edip, o kızla nikâhlandı. Bu evliliklerinden İmâm-ıRabbânî hazretleri doğdu. (Bkz. Abdülehad)
İmâm-ı Rabbânî hazretleri çocukluğundaşiddetli bir hastalığa tutulmuştu. Evlerinde büyük bir üzüntü hâsılolup, vefât edeceğini zannetmişlerdi. O zamânın meşhûr velîlerinden veAbdülkadir-i Geylânî`nin yolunun büyüklerinden Şâh Kemâl KihtelîKâdirî`ye götürüp duâsını istediler. Şâh Kemâl Kâdirî, İmâm-ıRabbânî`yigörünce büyük bir hayranlıkla bakarak babasına; Hiç üzülmeyiniz. Buçocuk çok yaşayacak, ilmiyle âmil, büyük bir âlim ve eşsiz bir velîolacak. demiş ve çocuğun elinden tutup, öpmüştü. Muhabbetlesarılmalarından dolayı, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin feyzi venûru, mübârek vücûdunu kapladı.
Şâh Kemâl Kâdirî, İmâm-ıRabbânîhazretleri hakkında çok güzel ve büyük müjdeler verdi. İmâm-ıRabbânîyedi-sekiz yaşlarında iken Şâh Kemâl Kâdirî vefât etti.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri ilk tahsîline,babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi.Küçük yaşta Kur`ân-ı kerîmi ezberledi. Sesi güzel olduğundan, Kur`ân-ıkerîmi bülbül gibi okurdu. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını dazamânının meşhûr âlimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada,çeşitli ilimlere âit küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığıdersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlânâ KemâleddînKeşmîrî`den ilim öğrendi. Mevlânâ Kemâleddîn meşhûr âlim Abdülhakîm-iSiyalkûtî`nin de hocası olup, zamânının en yüksek âlimi idi. Bâzı hadîskitaplarını da Şeyh Yâkûb-ı Keşmîrî`den okudu. Kâdı Behlûl-iBedahşânî`den; hadîs, tefsîr ve bâzı usûl ilimlerinde icâzet, diplomaaldı. On yedi yaşında iken tahsîlini tamamlayıp, bütün ilimlerdenicâzet aldı. Tahsîli sırasında, Kâdîrî ve Çeştî büyüklerininkalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken,talebelere ilim öğretmeye başladı.
Bu sırada;
Risâlet-üt-Tehlîliyye,Redd-i Revâfid, İsbât-ün-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyâtaçok meraklı olup, fesâhatı ve belâgatı, sür`at-i intikâli, zekâsınınşiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.
Bu kadar ilmi ve herkesin üstündeolgunluğu, tevâzûsu ile birlikte kalbi, Ahrâriyye, Nakşibendiyyebüyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu.Babasının vefâtından bir sene sonra, hacca gitmek üzere Serhend`denyola çıktı. Bu yolculuğunda Delhi`ye varınca, orada tanıdıklarından veMuhammed Bâkî-billah`ın talebelerinden olan Mevlânâ Hasan Keşmîrî ilegörüştü. Mevlânâ Hasan Keşmîrî, onu hocasının huzûruna götürüp,tanıştırmak istedi ve; Bugün Ahrâriyye yolunda bu ülkede başka böylebüyük bir zât yoktur. Tâliblerin onun bir nazarıyla bakışıylakavuştukları mânevî derecelere günlerce çekilen çileler ve çeşitliriyâzetlerle nefsin istediklerini yapmamakla kavuşmak mümkün değildir.dedi.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, daha öncebabası Abdülehad`dan da Ahrâriyye yolunun ve bu yolda bulunanlarınüstünlüklerini ve kıymetini duymuştu. Bu yolun büyüklerinin kitaplarınıokuyup onların güzel hâllerini bildiği için; Bu Hicâz yolunda, böylebüyük bir âlimden, bu büyükler yolunun zikr ve usullerini almaktan dahaiyi ne olur? diyerek Muhammed Bâkî-billah`ın huzûruna gitti. Huzûrunagirince kalbinde bir nûr parladı. Mıknatıs iğneyi çeker gibi çekildi.Kalbi şimdiye kadar hiç duymadığı, bilmediği şeylerle doldu. Hacdansonra uğrayıp istifâde etmeği niyet etti ise de, kalbindeki sevgi vearzu, kendisini bırakmadı. Ertesi gün huzûruna gelip, Ahrâriyye feyzinekavuşmak şevkini arzusunu bildirdi ve hizmetinde kaldı. Edeble ve cankulağı ile sözlerine ve hâllerine bağlandı. Böylece Kâbe`ye gitmektenvazgeçip, Kâbe sâhibini istedi. Üstâdının da lütuf ve himmeti ile ikiay içinde kimsede görülmeyen hâllere kavuştu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, MuhammedBâkî-billah`ı tanıdıktan sonra, edeple ve can kulağı ile bu hocasınınsözlerine ve hâllerine bağlandı. Birkaç ay sonra, hocası MuhammedBâkî-billah ona icâzet verdi. Böylece tasavvuf ilminde ve hâllerinde deyüksek dereceye kavuştuktan sonra, memleketi olan Serhend`e dönmesiemrolundu. Hocası, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de onabırakıp, onları da arkasından Serhend`e gönderdi. Hocası onun içinşöyle buyurdu: Kalblere devâ, rûhlara şifâ olan bu tohumu, Semerkandve Buhârâ`dan getirip Hindistan`ın bereketli toprağına ektim.Tâliblerin yetişip kemâle gelmesi için uğraştım. O (İmâm-ı Rabbânî),her dereceyi aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip,talebeyi ona bıraktım.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, memleketinegelince ilim ve edep öğretmeye isteklileri yetiştirmeğe ve yükseltmeğebaşladı. Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan âşıkları, onun ilmindenve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine
Beydâvî Tefsîrî,Sâhîh-i Buhârî, Mişkât-i Mesâbîh, Avârif-ül-Me`ârif, Üsûl-i Pezdevî,Hidâye ve
Şerh-i Mevâkıf gibi bâzı din kitaplarını dersolarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahîtalebelerine ilim tahsîlini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi.Herkesin kalbini ilim ve nûr ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselâmındînini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının pâdişâhlarını,vâli, kumandan, âlim ve hâkimlerini, çok tesirli mektupları ile, dîne,sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok âlim ve velî yetiştiriyordu.Allahü teâlâ ona öyle mânevi ilimler ihsân etmişti ki hocasıBâkî-billah da bu yeni ilimlere kavuşmak için huzûruna gelir, hürmetleotururdu. Hattâ bir gün geldiği zaman, İmâm-ı Rabbânî`yi kalbi ilemeşgûl görüp, odaya girmedi, hizmetçiye de haber verip; Rahatsızetme! dedi ve sessizce kapıda bekledi. Bir müddet sonra İmâm-ı Rabbânîhazretleri kalkıp; Kapıda kim var? deyince üstâdı; Fakîr MuhammedBâki. dedi. Bu ismi duyunca kapıya koşup, edep ve tevâzu ile karşıladı.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri bir müddetSerhend`de talebe yetiştirmekle meşgûl olup, insanlara doğru yoluanlattıktan sonra, hocası Muhammed Bâkî-billah`ı ziyâret için Delhi`yegitti. Bir müddet hizmetinde kaldı ve hocası ile çok hoş sohbetlerioldu. Hâllerini bulunduklarından daha yukarıya götürdüler. Bütün bulütufları ile çok yüksek hâllere, fazîletlere kavuşmasına rağmen,hocası Muhammed Bâkî-billah`a yapılması mümkün olmayan bir edebledavranıyordu. Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: HâceHüsâmeddîn Ahmed`den işittim. Hocam İmâm-ı Rabbânî`yi medhedip övdüktensonra; Mertebesi yüksek, fazîleti çok olmakla berâber, edebe riâyette,hocamız Muhammed Bâkî-billah`ın talebelerinden hiçbiri, İmâm-ı Rabbânîhazretleri gibi değildi. Bunun için bereketler herkesten önce ona nasîboldu. buyurdu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri şöylebuyurmuştur. Biz dört kişi, hocamız Muhammed Bâkî-billah`a hizmettediğerlerinden ilerdeydik. Hepimizin ayrı bir bağlılığı, ayrı birdüşüncesi vardı.Bu fakîr yakînen biliyorum ki, böyle bir sohbet vecem`iyyet, terbiye ve irşâd kaynağı, Peygamber efendimizin zamânındansonra dünyâda çok az görülmüştür. Gerçi insanların en hayırlısı olanResûlullah efendimiz zamânında bulunamadık, sohbetine kavuşamadık ama,Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin saâdetli sohbetinden de mahrûmkalmadık. Bunun için bu büyük nîmetin şükrünü yerine getirmek lâzımdır.Onun huzûrunda herkes kendi bağlılığına, muhabbetine göre bir şeylerekavuştu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, hocasıMuhammed Bâkî-billah hazretlerinin ikinci defâ huzûruna gidip birmüddet kaldıktan sonra, tekrar memleketine döndü. Bir müddet dahatâliblere, isteklilere feyz vermekle meşgûl oldu. Bu sırada pek yüksekderecelere kavuştu. Bu hâllerini hocasına mektuplar yazarak bildirdi.Bundan sonra üçüncü defâ hocasını ziyârete gitti. Bu ziyâretinden sonraDelhi`den Serhend`e dönüp birkaç gün kaldı ve Lâhor`a gitti. Lâhorşehrinde herkes, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin teşrîfini büyük birganîmet bildi. Talebelerinin en meşhûrlarından olan; MevlânâMuhammedTâhir, Hâce Muhammed, Mevlânâ Esgar Ahmed ve Mevlânâ RavhHüseyin gibi zâtlar bu sırada talebesi olup, sohbetinde pişip yüksekderecelere kavuştular. İmâm-ı Rabbânî hazretleri Lâhor`da bulunduğusırada, oranın meşhûr âlimleri kendisine çok hürmet ve edepgösterdiler. Nice bilinmeyen ve çözülmesi zor meseleleri ondan sorupdoyurucu cevaplar aldılar.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Lâhor`dakisohbetleri devâm ederken, hocası Muhammed Bâkî-billah`ın vefât haberigeldi. Kalblerdeki huzûr ve ferahlığın yerini, elem ve keder aldı. Buhaber üzerine, hemen Delhi`ye gidip mübârek mezarlarını ziyâret etti.Oğullarına ve talebelerinin büyüklerine tâziyede bulundu. MuhammedBâkî-billah hazretlerinin talebeleri, üzüntülerini ve kalblerindekielemi, onun terbiyelerinin ve sohbetlerinin bereketleriyle gidermekiçin, huzûrlarına gelip, Muhammed Bâkî-billah`a gösterdikleri gibi,İmâm-ı Rabbânî hazretlerine de; muhabbet, hürmet ve teslimiyetgösterdiler. Küçük büyük hepsi onu kabûl edip bağlandılar.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, hocasıMuhammed Bâkî-billah`ın her sene, vefât ettiği ay olan Cemâzil-âhirayında Serhend`den hocasının nûrlu kabrini ziyârete gider ve tekrarSerhend`e dönerdi. İki üç defâ da Akra`yı teşrif etti. Bundan başkaSerhend`den ayrılıp başka bir yere gitmedi. Ancak, hayâtının sonunadoğru, zamânın sultânının ısrârı üzerine, iki-üç sene kadar bâzıbeldelerde askerlerin arasında bulundu. Bunda da birçok hikmetlervardı. O yerlerin halkı bu vesîle ile onun sohbetlerinde bulundular.Bereketli nazar ve teveccühlerine kavuşup, nasîblerini aldılar.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Serhend`edöndükten sonra, Kâdirî tarîkatının büyüklerinden olan Şâh KemâlKâdirî`nin rûhâniyetinden de icâzet almakla şereflendi. Bu icâzetişöyle olmuştur: Bir sabah İmâm-ı Rabbânî hazretleri talebeleri ilemurâkabe hâlinde iken, Şâh Kemâl`in torunu ve onun bütün kemâlâtınınvekîli olan Şâh İskender, Kehtel`den gelip, Şâh Kemâl`in bereketlihırkasını İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin mübârek omuzuna koydu. İmâm-ıRabbânî gözlerini açınca, Şâh İskender`i gördü. Tam bir tevâzu ileboyunlarına sarıldı. Şâh şöyle dedi: Birkaç zamandır, hâl ve rüyâmdadedem Şâh Kemâl`i görüyorum. Bana, hırkasını size vermemi emrediyordu.Fakat, onların bu bereketli hırkasını evden çıkarıp, bir başkasınavermek bana çok ağır geliyordu. Ama tekrar tekrar emredince, emirlerineuymak lâzım oldu. İmâm-ı Rabbânî, o hırkayı giyip husûsî odasınagitti. Bir müddet sonra odasından çıkınca, en yakın sırdaşlarına,mahremlerine şöyle söyledi: Hazret-i Şâh Kemâl`in hırkasını giydiktensonra, şaşılacak çok garip hâl zâhir oldu. Şöyle ki, hırkayı giydiğimzaman, insanların ve cinlerin seyyidiAbdülkâdir-i Geylânî`yi, hazret-iŞâh Kemâl`e kadar devâm eden bütün halîfeleriyle yanımda gördüm.Hazret-i Gavs-i Rabbânî Abdülkâdir-i Geylânî kalbimi kenditasarruflarına aldı ve husûsî nisbetlerinin ve yollarının nûrları veesrârı beni kapladı. Bense, o hâllerin ve nûrların denizine gömülüp odenizin dalgıcı oldum. Bir müddet bu hâlde kaldım. O hâllerin benikapladığı zamanda kalbime; BeniAhrâriyye büyükleri terbiye ettiler veişimin esâsı bu büyüklerin yolunda olmaktır, şimdi başka oluyor. diyegeldi. Böyle düşünürken, Ahrâriyye yolunun büyüklerinin, hâce-i cihanHâceAbdülhâlık-ı Goncdüvanî`den hocam HâceBâkî-billah`a kadar bütünhalîfelerinin geldiğini gördüm. Benim işim ve icrâatım hakkındakonuşmaya başladılar. Ahrâriyye büyükleri; Bunu biz terbiye ettik.Bizim terbiyemizle zevke, hâle ve kemâle erişti. Siz ona ne haklakarışabilirsiniz? dediler. Kâdirî büyükleri (Rahimehümüllah) da; Dahaçocukluğunda bizim ona teveccühümüz vardır. Bizim nîmet soframızdan tadalmıştır. Şimdi de bizim hırkamızı giymektedir. dediler.
Onlar böyle konuşurken Kübreviyye,Çeştiyye yollarından da birer cemâat geldi. Böylece anlaşmaya vardılar,bundan sonra bu iki şerefli nisbetten de kalbimde, büyük pay, tam birşevk buldum. İmâm-ıRabbânî hazretleri tasavvufda, bu yolların hepsindetalebe yetiştirip feyz verdi.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, benzeri azyetişen, müstesnâ bir İslâm âlimi ve büyük bir mürşid-i kâmildir.Peygamber efendimizin vefâtından bin sene sonra da İslâm düşmanlarıdîne, îmâna insafsızca saldırmışlardı. Allahü teâlâ kullarına acıyarak,İmâm-ı Rabbânî gibi bir müceddîd yarattı. Ona derin ilimler ihsâneyledi. Onun vâsıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısınıdurdurdu. Hakkı bâtıldan ayırıp, çok kalblerden bâtılı kaldırdı. Buyüce İmâm`ın mektup ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı.Dünyâya ışık saldı. Yâni Allahü teâlâ onu, Peygamber efendimizden binsene sonra, dîn-i İslâmı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin dîneyıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, iknâ edici delîllerlesapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehl-i sünnet îtikâdının ve doğrudin bilgilerinin yayıldığını, bid`atlerin kalktığını gören bâzı sapıkkimseler, ona cephe aldılar hased ve iftirâ etmeye başladılar.
Bunun için bâzı kimselerin cefâ oklarına,eziyet ve iftirâlarına hedef oldu. Nice âlimlerin, fâdılların,kâmillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, etrâfına vehizmetine koşuşmaları ise, hasedlerini daha da artırdı. İmâm`ıtehlikeye düşürmek için, hîlelere başladılar. Meselâ, Cüneyd-i Bağdâdî,Bâyezîd-i Bistâmî gibi büyük meşâyihi aşağı görüyor diyerek, câhiltabakayı aldattılar. Yüksek meşâyihin bildirdiği vahdet-i vücûdu inkârediyor, diyerek, görüşü kısa kimseleri İmâm`dan soğutmaya başladılar.Onu sevenlere de; Meşâyih-i izâmı inkâr ediyor, Allahü teâlânınmârifetine vâsıtasız olarak kavuştum diyor. dediler. Çeşit çeşitiftirâlarda bulundular.
O zamânın sultânı Selim Cihangir Hânındevlet adamları, hattâ büyük vezîri, baş müftîsi ve etrâfındakilerEhl-i sünnet düşmanı idiler. Hâlbuki İmâm-ı Rabbânî hazretlerininbirçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı
Redd-i Revâfıd Risâlesi,Eshâb-ı kirâm düşmanlarını red etmekte, böylelerinin câhil, ahmak vealçak olduklarını anlatmaktaydı. İmâm-ı Rabbânî bu risâlesini Buhârâ`dabulunan en büyük Özbek hânı Abdullah Hana yollamıştı. Bunu İran`da,Şâh Abbâs-ı Safevî`ye gösterin! Kabûl ederse ne iyi, etmezse onunlaharb câiz olur. demişti. Kabûl etmedi. Harb oldu. Abdullah Han,Herât`ı ve Horasan`daki şehirleri aldı. Buralarını daha evvel Safevîleralmıştı. İşte bundan sonra, Hindistan`daki bozuk fırkalar, Eshâb-ıkirâm düşmanları elele verdiler. Sultâna gidip İmâm-ı Rabbânîhazretleri hakkında çeşitli iftirâlarda bulunarak şikâyet ettiler.Sultan, oğlu Şâh Cihân`ı gönderip, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini,evlâdlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini öldürmeğekarar verdi. Bunun üzerine Şâh Cihân, bir müftî ile yanına gitti.Sultâna secde câiz olduğunu gösteren bir fetvâyı da götürdü. İmâm-ıRabbânî`nin üstünlüğünü biliyordu. Babama secde edersen senikurtarabilirim. deyince, İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu fetvânın zarûretzamânında izin olduğunu, azîmet ve din bütünlüğünün secde etmemekolduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledive secde etmeği kabûl etmedi. Çocuklarını ve talebelerini bırakıpsultâna yalnız gitti. Kendisine yapılan iftirâlara karşı sultâna güzelve doyurucu cevaplar verdi. Sultan yüksek hakîkatleri anlıyabilecekbirisi olmadığı hâlde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi. Hattâ,sultâna kendisine yapılan iftirâların asılsız olduğunu açık delîllerleanlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hindûların büyük bir kumandanı,İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet vekıymetini görerek müslüman oldu.
Sultânın iknâ olduğunu gören iftirâcısapıklar; Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memleketteyürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir.diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultânı aldattılar. Sultan, İmâm-ıRabbânî hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olanGuwalyar Kalesi`ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. Bu hâdiseyeçok üzülen talebeleri sultânâ isyân etmek istediler. Bunu yapabilecekgüçte idiler. Fakat İmâm-ı Rabbânî hazretleri onları rüyâlarında veuyanık iken bundan men etti. Sultâna hayır duâ etmelerini emredip;Sultânı incitmek bütün insanlara zarar verir. buyurdu. Kendisi desultâna hep hayır duâ ediyordu. Sultânın vezîri, koyu bir muhâlifolduğundan, zindanda, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin başına kardeşinitâyin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti.Bu görevli iseondan çeşitli kerâmetler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hattâ neşegörerek tövbe etti. Bozuk îtikâdını terkedip Ehl-i sünneti seçti vehâlis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, onunbereketi ve sohbetleri ile müslüman olmakla şereflendi. Birçok günahkârtövbe etti. Hattâ bâzıları yüksek âlim oldu. İmâm-ı Rabbânî hazretlerihapiste üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişmân oldu. Hapistençıkarıp ikrâm ve ihsân eyledi. Hattâ hâlis talebesinden ve sâdıkdostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonraserbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. Hapisteki bu sıkıntılardanve uğradığı dertlerden sonra, evvelce bulundukları hâllerin vemakâmların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketinedöndü. İmâm-ı Rabbânî hazretleri önceleri; Yetiştiğim derecelerinüstünde, daha çok makâmlar vardır. Onlara yükselmek celâl sıfatı ile,sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar cemal sıfatı ileokşanarak terbiye edildim. buyurmuştu. Talebesinden bir kısmına; Elliile altmış arasında üzerime dertler, belâlar yağacak. buyurmuştu.Buyurduğu gibi oldu. O makâmlara da yükselmek nasîb oldu.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerini hapsettirenSelimCihangîr Hanın oğlu Şâh Cihân, pâdişâh olmak için babasına karşıgeldi. Askeri çok ve babası tarafındaki kumandanların çoğu kalbdenkendisine bağlı olduğu hâlde zafer kazanamadı. O zamânın velîlerindenbirine hâlini anlatıp duâ istedi. O velî dedi ki: Senin zafer kazanmaniçin vaktin dört kutbunun sana duâ etmesi lâzımdır. Bunlardan üçüseninle berâber ise de, en büyükleri olan dördüncüsü bu işe râzıdeğildir. O da İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî hazretleridir. ŞâhCihân, İmâm`ın huzûruna gelip duâ etmesi için yalvardı. Fakat, İmâm-ıRabbânî onun babasına karşı gelmesine mâni olup nasîhat etti. Babanagit, elini öp, gönlünü al, yakında vefât edecek, saltanat sanakalacaktır. diye müjde verdi. Şâh Cihân emirlerini dinleyip arzûsundanvazgeçti. Bir zaman sonra 1627 (H.1037) de babası vefât edincesaltanata kavuştu.
Müslümanların zayıf düştüğü, küfrün,sapıklığın, zulmetin, felsefecilerin ve sapık kimselerin her tarafıkapladığı bir zamanda, binlerce kâfir, çok sayıda fâsık ve fâcir onungüzel hâllerini görüp, sohbetini işitip tövbe ederek sâlih müslümanoldu. Uzaktan yakından pek çok kimse, rüyâda ve uyanık iken onu görerekyanına koşmuş, huzûruna geldiklerinde gördüklerini aynen bulmuşlardır.Âlim, sâlih, genç, ihtiyâr binlerce kimse onu görüp, sohbetindebulununca, feyz alarak kalbleri zikreder olmuştur. Huzûrundaki pek çoktalebeyi hâllere, yüksek derecelere kavuşturmuştur. Her an kerâmetlerigörülür feyz ve bereket yayardı. Kerâmetlerinin altı binden fazlaolduğu bildirilmiştir.
Zamânının âlimleri, İmâm-ı Rabbânîhazretlerine Sıla ismi ile hitâb ettiler. Sıla, birleştiricidemektir. Çünkü, o, tasavvufun İslâmiyetten ayrı bir şey olmadığınıİslâmiyete uygun bir şey olduğunu isbat ederek, ahkâm-ı İslâmiye iletasavvufu vasl etmiş, birleştirmiştir. Bir hadîs-i şerîfte;
ÜmmetimdenSıla isminde biri gelir. Onun şefâati ile çok kimseler Cennet`e girer.buyrularak onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadîs-i şerîf,İmâm-ı Süyûtî`nin
Cem`ül-Cevâmi kitabında vardır. İmâm-ıRabbânî hazretleri bir mektubunda; Beni iki deryâ arasında Sılayapan Allahü teâlâya hamd olsun. diye duâ etmiştir. Eshâbı, talebelerive sevenleri arasında Sıla ismiyle meşhûr olmuştur. Hadîs-i şerîftemüjdelenen Sıla ismini ondan evvel hiç kimse almamıştır.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Müceddîd-ielf-i sânîdir. Yâni hicrî ikinci binin müceddididir. Eski ümmetlerzamânında, her bin senede yeni din getiren bir resûl gönderilirdi, yenidin öncekini değiştirip, bâzı hükümleri kaldırırdı. Her yüz senede debir Nebî gelir, din sâhibi peygamberin dînini değiştirmez,kuvvetlendirirdi. Hadîs-i şerîfde, bu ümmete ise, her yüz yıl başındaİslâm dînini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir.Peygamber efendimizden sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisindenbin sene sonra, İslâm dînini her bakımdan ihyâ edecek, dîne sokulanbid`atleri temizleyip, asr-ı seâdetteki temiz hâline getirecek, zâhirîve bâtınî ilimlerde tam vâris, âlim ve ârif bir zâtın olması lâzımdı.Hadîs-i şerîfler bunu bildirmektedir. Bu mühim hizmeti İmâm-ı Rabbânîhazretleri yapmıştır.
Bütün İslâm âlimleri, bu zâtın İmâm-ıRabbânî hazretleri olduğunda ittifâk etmişlerdir. Peygamberimizden tambin sene sonra ilim ve irşâd kürsüsüne mutlak olarak oturup, cihânıResûlullah`ın nûrları ile aydınlattı. Bid`atleri temizleyip İslâmdînini ihyâ etti. Onun zamânında Hindistan`da ve hattâ bütün İslâmâleminde baş gösteren sapık fikirler, bozuk inanışlar yayılmayabaşlayıp, büyük fitneler çıkmıştı. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücûduanlatan sözler, müslümanlar arasında çeşit çeşit şekillere sokuldu.Buyüksek ve kıymetli bilgi anlaşılamadı. Birçok câhil, büyüklerinsözlerinin mânâlarını anlamayarak zamanla dinden çıktı. İslâmiyetekarşı olanlar da bunu fırsat bilip, müslümanları doğru yoldan ayırmakiçin çalıştılar. Böylece tasavvuf bilgileri ile İslâmiyetin hükümleriarasında ayrılık ve çatışma varmış gibi, ikisi birbirinden ayrıymışgibi gösterilerek, müslümanlar çeşitli isimler altında birbirlerindenayrılmaya ve birbirlerine düşman edilmeye çalışıldı. İmâm-ı Rabbânîhazretleri başta vahdet-i vücûd bilgileri olmak üzere, yanlış anlaşılandaha birçok meseleyi gâyet açık bir şekilde îzâh ederek, insanlarınzihinlerini ve kalblerini, yanlış ve bozuk inanışlardan, bid`atlerdentemizledi. Hakkı batıldan ayırıp, Peygamberimizin hak ve doğru yololduğunu haber verdiği Ehl-i sünnet îtikâdını her yere yaydı.Genç-ihtiyâr herkes ve birçok âlim onun etrâfında toplandı. Kendisineilk defâ (Müceddîd-i elf-i sânî) ismini veren, zamânının en büyükâlimlerinden Abdülhakîm-i Siyalkûtî`dir. O zamânın diğer büyük âlimleride onu medhedip övmüşlerdir.
Hâce Muhammed Bâkî-billah`ın talebesininen büyüklerinden ve en yüksek âlimlerden olan Seyyid Mîr Muhammed Numândiyor ki: İmâm-ı Rabbânî`ye tâbi olmağı hocam bana söyleyince, bunalüzum olmadığını anlatmak için; Kalbimin aynası ancak sizin parlakkalbinizin nûruna karşı duruyor. dedim. Hocam sert bir sesle; Sen,Ahmed`i ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nûru, bizler gibi binlerceyıldızı örtmektedir. buyurdu.
Belh şehrinde bulunan Mîr Muhammed Mü`minKübrevî, talebesinden birini, İmâm-ı Rabbânî`nin huzûruna gönderdi.İmâm-ı Rabbânî`nin huzûruna varınca; üstâdından, Seyyid Mîrekşâh` dan,Hasan-ı Kubâdânî veKâdı`l-kudât Tulek`den selâm getirdi ve; ÜstâdımMîr Muhammed Mü` min buyurdu ki: İhtiyârlığım mâni olmasaydı ve yerimyakın olsaydı, gidip dersinden istifâde eder, ölünceye kadarhizmetçilik ederdim. Kimseye nasîb olmıyan nûrları ile kalbimiaydınlatmağa çalışırdım. Bedenim uzakta, gönlüm ise, onunla oradadır.Bu fakîri, huzûrunda bulunan temiz talebesi gibi kabûl buyurmasını vemukaddes nûrlarından rûhuma ışık salmasını yalvarırım ve benim için demübârek elini öp! dedi. deyip, İmâmın bir daha elini öptü. Vedâ edipayrılırken de; Belh şehrindeki azîzler, kendilerine, yüksekhakîkatleri bildiren mektuplarınızdan göndermenizi istirhâm ettiler.dedi. Bunun üzerine İmâm-ı Rabbânî bir mektup yazıp, diğer birkaçmektupla berâber verdi.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinintalebelerinin meşhûrlarından olan Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyleanlatmıştır: Bir gün Hazret-i İmâm`ın huzûrunda oturuyordum. Onlarmârifetleri yazıyordu. Âniden bevl sıkıştırması sebebiyle kalkıp helâyagitti. Fakat hemen süratle dışarı çıktı. Böyle süratle helâya girip,hemen aceleyle dışarı çıkmalarına hayret ettim. Bunun sebebi nedir?dedim. Helâdan çıkar çıkmaz su ibriğini istedi ve sol elinin başparmağının tırnağını yıkadı ve oğaladı. Sonra tekrar helâya girdi. Birmüddet sonra çıkınca buyurdu ki: Bevl sıkıştırdı, acele ile helâyagirdim ve oturdum. Gözüm tırnağımın üzerine gitti. Üzerinde siyah birnokta vardı. Kalem yazıyor mu diye kontrol etmek için bunu yapmıştım.Hâlbuki, o nokta Kur`ân-ı kerîmin harflerini yazarken kullanılırdı.Orada oturmağı doğru görmedim ve edeb dışı buldum. Bevlsıkıştırmasından dolayı sıkıntı çektimse de, bu sıkıntı bir edebiterketmenin vereceği sıkıntının yanında çok az geldi. Dışarı çıktım. Osiyah noktayı yıkadım ve tekrar içeri girdim.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin fıkıhmeselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye ânında cevap verebilecek birderecedeydi. Usûl-i fıkıhta da tam bir mahâret sâhibiydi. Fakatihtiyâtının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarınabaşvururdu. Seferde ve hazarda bâzı kıymetli fıkıh kitaplarını yanındabulundururdu. Onların bütün gayreti, müftâbih yâni fıkıh âlimlerininüzerinde ittifak ettikleri fetvâlara, dâimâ uymaktı. Bâzı fıkıhâlimlerinin câiz dediği, bâzılarının mekrûh dediği bir işte, o kerâhettarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. Bir meselenin yapılmasında veyapılmamasında, helâl ve haram olmasında ihtilâf olursa, yapılmaması veharam tarafını tercih etmeği mümkün olduğu kadar elden kaçırmamalıdır.buyururdu.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin eskitalebelerinden seyyid bir zât şöyle anlatmıştır: İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin birâderi, Sürûnç beldesindeydi. Ona bir mektup yazıphuzûruna gelmesini istemişti. Mektubu götürmek için benivazifelendirdi. Yola çıkarken selâmetle gitmem için duâ edip Fâtihaokudu ve bana buyurdu ki: Yolda Kureyş sûresini çok oku kitehlikelerden korunasın. Şâyet yolda müşkil bir iş ile karşılaşırsanbizi hatırla! Gitmek üzere yola çıktım. Yanımda iki kişi daha vardı.Sürûnç`a iki menzillik yol kalmıştı. Fakat önümüzde dehşetli bir çölvardı. Bu çölde iken bir ara, yanımdakilerden ayrılıp biraz uzağagittim. Abdest tâzeledim ve iki rekat namaz kılmak üzere namazaduracaktım. Bu sırada karşıma birden bire korkunç bir arslan çıkıverdi.Bana doğru yaklaşıyordu. Hemen hocam İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin; Birmüşkil ile karşılaşırsan beni hatırla! emri hatırıma geldi. Kendikendime; Ey hocam! Allahü teâlânın izniyle imdâdıma yetiş, beni buyırtıcı arslanın pençesinden kurtar! dedim. Daha ben sözümü bitirmedenİmâm-ı Rabbânî hazretleri gözüküverdi ve arslana, benden uzaklaşmasıiçin, eliyle işâret etti. Arslan kaçarak uzaklaşıp gitti. Bu hâdiseyiyanımdaki arkadaşlar da gördü. Bana; Böyle bir anda imdâdına yetişenbu büyük zât kimdir? dediklerinde; İmâm-ı Rabbânî hazretleridir.dedim. Onlar da bu hâdise üzerine, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini çoksevenlerden oldular.
Şeyh Muhammed`in İsfehan`dan gelirkenyolculukta atından heybesi düşmüştü. Farkına varınca, atınıkâfiledekilere bırakıp heybeyi aramak için kâfileden ayrıldı. Şurayada, buraya da bakayım diyerek ararken aradan çok zaman geçti. Kâfilegözden kayboldu. Kâfileden uzak kaldı. Çöl ve dağdan başka hiçbir şeygöremiyordu. Yolu kaybedip şaşkın, perişân bir hâlde, çâresizlik içindeağlayarak etrafta koşuyordu. Fakat kâfileden bir eser göremiyordu.Buralarda ölüp gideceğim, yolumu şaşırdım. diye düşünüyordu. Sonrabir suyun başına oturup abdest aldı. Tam bir yalvarışla duâ edip,hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin imdâdına yetişmesini istedi. O andaİmâm-ı Rabbânî hazretleri bir at üzerinde karşısına çıkıverdi. Yanınayaklaşıp durdu ve; Elini ver! buyurarak elinden tutup onu atınterkisine bindirdi. Sonra atı süratle sürüp, aradığı kâfileye yaklaştı.O, kâfileyi uzaktan görünce attan indirip; Hadi git! buyurdu.Kâfileye ulaştı. İmâm-ı Rabbânî hazretleri gözden kayboldu, bir dahagöremedi.
Serhend kâdılarından birinin oğlu, İmâm-ıRabbânî hazretlerinin sohbetinde bulunanlardan ve sevenlerindendi. Bugenç bir defâsında çok ağır bir hastalığa yakalandı. Tabiblerhastalığına devâ bulamadılar. Bunun üzerine İmâm-ı Rabbânî hazretlerinebir mektup yazıp, yalvararak, içinde bulunduğu şiddetli hastalıktankurtulması için duâ istedi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri mektubuna cevapyazıp; Biz seni himâyemize aldık, bu hastalıktan kurtulacaksın.Hatırını hoş tut. buyurdu. O genç İmâm-ı Rabbânî hazretlerininteveccühü ve duâsı bereketiyle, hastalıktan kurtulup sıhhate kavuştu.Sonra tekrar sohbetine devâm etmeye başladı. Bu hastalıktankurtulduktan sonra hâlini zevk ve şevkle anlatıp, bağlılığını dilegetirdi.
İmâm-ıRabbânî hazretlerinin eskitalebelerinden biri şöyle anlatmıştır: Küçüklüğümde Kur`ân-ı kerîmiezberleyip hâfız olmuştum. Sonra Serhend`den İlâhâbâd`a gittim. Zamanlaişe dalıp ezberimi unuttum. Bende hâfızlık kalmadı ve bu hal üzerearadan birkaç yıl geçti. Sonra memleketim Serhend`e döndüm. Bu sıradaRamazân-ı şerîf ayı idi. Serhend`e geldiğimde İmâm-ı Rabbânîhazretleriyle görüşünce bana; Hâfız! Terâvih namazını, hatim ilekıldır! buyurdu. Kur`ân-ı kerîmin ezberimde kalmadığını, hâfızlığımıkaybettiğimi söyledim. Fakat; Okuyacaksın! buyurdu. Üç defâ hâlimiarzedip; Bende hâfızlık kalmadı. dedimse de kabûl etmediler. Çâresizemre uydum. Terâvih namazını kıldırmak üzere imâm oldum. İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin himmeti ve emirlerinin bereketi ile, unuttuğum hâlde ilkgün yirmi bir cüz`ü ezberden okumak sûretiyle terâvih kıldırdım. İmâm-ıRabbânî hazretleri kıyamda dinledi. Diğer cemâat uzun müddet kıyamdadurmaya güç yetiremedi. İkinci gün terâvihde hatmi tamamladım. Bendehâfızlık kalmadığı hâlde böyle okuyabilmem, İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin bereketi ile idi.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yakıntalebelerinden, Şehzâde Veliahd`ın hocası Mîrek Şeyh şöyle anlatmıştır:Ben önceleri İmâm-ı Rabbânî hazretlerini sevenlerden değildim. Çünkü,Kendini hazret-i Ebû Bekr`den üstün görüyor. diye bir iftirâyayılmıştı. Bu sıralarda Hindistan`a gitmiştim. Serhend şehrine varıncaeski dostlarımdan biriyle karşılaştım. Bu arkadaşım önceden çok kötübir insandı. Fakat bu defâ onu çok iyi ve üstün bir hâlde, takvâ sâhibigördüm. Yüzünde bir nûr vardı. Sen böyle değildin bu hâl nedir?dedim. Cevap olarak; Ben İmâm-ıRabbânî hazretlerinin hizmetine vesohbetine girdim, devamlı huzûrundayım. Onun sohbetinin bereketi ile bunîmete kavuştum. dedi. Bunun üzerine ben ona; Senin bahsettiğin zâtkendinin hazret-i Ebû Bekr`den üstün olduğunu yazmış. Onun sohbetinintesir ve faydası olur mu? dedim. Arkadaşım ben böyle deyince; Aslâ!Binlerce aslâ! Bilmeden, anlamadan inkâr etme! O yeryüzünün kutbudur.Eğer sen onu görüp sohbetine kavuşsaydın, hakkında söylenilen buiftirânın asılsız olduğunu anlardın. dedi. Fakat bendeki şüpheninçokluğu sebebiyle; Görmek istemiyorum. dedim. Arkadaşım bana İmâm-ıRabbânî hazretlerinin huzûruna gidip onu görmem için çok ısrar etti.Mutlakâ görmemi ve bu yanlış düşünceden kurtulmamı istiyordu. Bu ısrarüzerine İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verip kendikendime; Eğer şu üç şeyden bahsedip beni iknâ ederse onu sevenlerdenolurum. dedim. Kendi kendime cevâbını almak üzere hazırladığım üçsuâlden birincisi, hakkında kendini hazret-i Ebû Bekr`den üstün görüyordiye söylenilen iftirâya cevap vermesi, hemen bu mevzûyu açıp buhususta benim şüphelerimi giderip tam iknâ etmesi idi. İkincisi; benimbabam ve dedelerimden bahsetmesi, üçüncüsü de HâceHâvend Mahmûd`dananlatması idi. Bu karardan sonra arkadaşımla berâber, İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin huzûruna gittik. Onu uzaktan görür görmez bütün âzâlarımheybet ve dehşete kapıldı. Kalbim ona tutuluverdi. Korkarak vetitreyerek huzûruna yaklaştım. Oturmamıza izin verdi. Oturduktan sonrayastığının altından bir mektup çıkarıp benim elime verdi. Sonra verdiğibu mektubu okuyup öyle bir îzâh yaptı ki, hakkında yapılan ve kendinihazret-i Ebû Bekr`den üstün görüyor diyenlerin iftirâlarına cevap veripaçıkladı. Benim bu hususta artık hiç şüphem kalmadı. Bundan sonrazihnimde tuttuğum ikinci meseleye geçip; Mevlânâ Mîrek! Senin babanşöyle şöyle bir zât, deden de şöyle şöyle bir zât ve senin ecdâdınınşerefi şöyledir. diyerek medhetti. Ayrılmak üzere kalktığımızda vedâederken, üçüncü olarak tuttuğum Hâce Hâvend Mahmûd`dan bahsetmedi diyegeçti. Tam bu sırada yüzünü bana dönüp; Hâce Hâvend bizimPîrzâdemizdir ve cezbe sâhibidir. buyurdu. Bir sohbetinde bu üçkerâmetini gördüm.
Yine Cân Muhammed Celenderî, Acîn`degörüştüğü o seyyid zâta şöyle anlatmıştır: İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin yanında talebe iken, bir gün akşama doğru İmâm-ı Rabbânîhazretleri bana; Sana bir iş söylesem yapar mısın? buyurdu. Canımfedâ olsun yapmaz olur muyum! dedim. Bunun üzerine benim elime yazılıbir kâğıt verdi ve buyurdu ki: HafızRahne`nin bahçesine git, orada birgrup derviş oturuyor. Onların yanına var. Aralarından güzel yüzlü birdervişin onlardan geride bulunduğunu göreceksin. Bu dervişin yanınagit, ona bizim duâ ettiğimizi söyle. Bu kâğıdı ona ver ve burayagelmesini bildir. Emri üzerine derhâl söylediği yere gittim. Târifettiği şekilde dervişlerden bir cemâat ve bu cemâatten biraz gerideoturan güzel yüzlü bir derviş gördüm. O da beni gördü ve görür görmezbana; Seni İmâm-ı Rabbânî hazretleri mi gönderdi? dedi. Evet deyipelimdeki kâğıdı verdim. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin duâ ettiğini veçağırdığını söyledim. Ben böyle deyince kalkıp, benimle yola koyuldu.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin huzûrunagirdiğimizde bir köşede oturuyordu. Çağırıp geldiğim zât da başka yereoturdu. Bu sırada İmâm-ı Rabbânî hazretleri kahve getirmemi söyledi.Hemen koşarak dergâhtaki kahve pişirilen yere gittim. Kahveyi alıpgetirdim. Önce İmâm-ı Rabbânî hazretlerine sundum. Ona götür.buyurarak misâfire vermemi istedi. Ona götürmek üzere yüzümü o tarafadöndüm. Onu da İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sûretinde gördüm. Bu sefero, önce İmâm-ı Rabbânî hazretlerine götürmemi söyledi. Dönüp baktım,İmâm-ı Rabbânî hazretleri yerinde oturuyordu. Huzûruna çağırıp geldiğimderviş, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden beni sordu. O da; BuCelender`dendir. İsmi, Cân Muhammed`dir dedi. Bunun üzerine o derviş;Babası bizim tanıdıklarımızdandır. Bunu hangi tarîkattayetiştiriyorsunuz? deyince; Kâdiriyye silsilesinden buyurdu. Bununüzerine o zât; Allahü teâlâya hamd olsun. Onu Seyyid Abdülkâdir-iGeylânî`ye kavuştururuz. dedi. Bu sırada İmâm-ı Rabbânî hazretleridışarı çıkmak üzere kalktı ve benden bir ibrik su istedi. Hemenhazırladım. Dışarı çıktığında bana kutup yıldızını göstererek; CânMuhammed! Kutup yıldızını biliyor musun?Bu mudur değil midir? Dikkatlibak! buyurdu. Dikkatli baktım kutup yıldızından, üzerinde siyah hırkabulunan bir zât çıktı ve ok gibi bir anda yanımıza geldi. İmâm-ıRabbânî hazretleri bana, Huzûruna yaklaş! O, Abdülkâdir-i Geylânî`dir!Ona intisâb et, bağlan. dedi. Bu emre uyarak hemen huzûruna yaklaştım,benim kendisine intisâbımı (talebeliğimi) kabûl etti. Sonra tekrarkutup yıldızına doğru gidip kayboldu. Bu sırada İmâm-ı Rabbânîhazretleri, abdest aldıktan sonra mescide girdi. İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin beni göndererek çağırdığı derviş de yanımdaydı. Bana;Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini gördün mü? dedi. Ben de Evetdedim.
Bu hâdiseyi Cân Muhammed Celenderî`dennaklen anlatan seyyid zât şöyle anlatır: Ben bunları Cân MuhammedCelenderî`den dinledikten sonra ona dedim ki: Bu kadar kıymetlişeylere kavuştuktan sonra neden ticârete dalıp da dergâhtan uzakkaldın? O da bana; Acâib bir hikâyedir. Ben, İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin huzûrunda talebe iken akrabâlarım gelip, beni götürmekistediler. Buna müsâade et, biz bunu kethudâ (ticâret reisi)yapacağız diye ısrar ettiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri bana; Gitkethudâ ol buyurdu. Ben ayrılıp gidemedim. Yakınlarım tekrar gelip,ısrarla beni istediler. Git buyurdu. Ben yine gidemedim. Akrabâlarımkalabalık bir hâlde tekrar geldiler, beni götürmek için ısrar ettiler.İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hâlden rahatsız oldu. Bir gün bir şeyyiyordu. Kendi ağzından yediği şeyin bir parçasını koparıp benim ağzımaverdi. Onu ağzıma alır almaz hâlim değişdi. Dünyâ işlerini düşünür hâledönmüştüm. Bu sefer çâresiz beni götürmek için gelip ısrar edenakrabâlarımla gittim. Ticârete başlayıp, kethudâ oldum. Bundan sonraticâretle uğraştım. Fakat hocam İmâm-ı Rabbânî hazretlerini unutmadım.Ona bağlılığımı kesmedim. Her ne zaman buraya gelsem, ziyâret edipgörüşürüm, sohbetinde bulunurum dedi.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinintalebelerindenMevlânâ Muhammed Emîn, bir gün, hocasına şöyle arzetti:Nevâbşîr Hâce, asîl ve şerefli bir âileye mensubtur. Babası vededeleri evliyâdandı. Fakat Nevâbşîr Hâce çok içki içiyor ve haramişlerle meşgûl oluyor. Islâhı için bir teveccüh buyurunuz. Bu birkomutandır. Eğer tövbe etmek nasîb olursa onun sebebiyle askerlerdenpekçok kimse de kurtulur, sâlih kimselerden olurlar. Bunu arzedinceİmâm-ı Rabbânî hazretleri sükût etti. Yine bir defâ aynı şeyarzedilince İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: Ey Mevlânâ Muhammed!Nevâbşîr Hâce`nin hâline teveccüh ettim. Onu haramlar ve günahlariçinde gördüm. Onu bu kötü hâlden kurtarmak için çok teveccüh ettim,uğraştım. Elim ona ulaşmadı. Fakat sonunda onu kendimize çekeceğiz.buyurdu. Aradan uzun zaman geçti. Hakkında böyle buyurduğu o kimse,içki içmeyi ve haramları terkedip tövbe etti. Sonra ibâdet ve tâatlameşgûl oldu.
Bu zât bir defâsında Serhend şehrindenbaşka bir şehre gitmişti. Serhend`e dönüşünde hastalanıp vefât etti.Oğulları onu İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin türbesi yanında bir yeredefnettiler. Böylece İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin; Sonunda biz onuyanımıza çekeceğiz. buyurmasının hikmeti anlaşıldı.
Birgün İmâm-ı Rabbânî hazretlerihastalanmıştı. Hastalığı sırasında yemek için on bir tâne üzüm istedi.Hizmetçi üzümleri getirince, İmâm-ı Rabbânî hazretleri murâkabeyedaldı.Bir müddet sonra başını kaldırıp; Çok garib bir hâl gördüm. Buüzümleri önüme koydukları zaman, hepsinin, Allahü teâlâya münâcaatettiklerini, yalvardıklarını işittim. Allahü teâlâ üzümlerinmünâcaatını kabûl etti ve hastalıktan kurtulmağı bunları yemeğe bağlıkıldı. buyurdu. Bu üzümlerden birkaç tâne yeyince hastalıktan eserkalmadı. Geri kalan üzümleri de sakladı. Bir müddet sonra küçük oğluhastalandı. Bu hastalığa dayanamayacak bir hâl alınca o üzümleriyedirdiler. Onun da hastalığı geçti.
Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır:Seyyidlerden bir genç, medresede talebe idi. Onunla arkadaşlıkederdik. Bir gün ağlayarak yanıma geldi ve başından geçen bir hâdiseyianlattı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyük bir kerâmetini görmüştü.Dedi ki: Hazret-i Ali`ye karşı savaşanları, hele hazret-i Muâviye`yisevmezdim. Bir gece senin üstâdın İmâm-ı Rabbânî`nin
Mektûbât`ınıokuyordum. Okuduğum yerde; İmâm-ı Enes bin Mâlik buyurdu ki: Hazret-iMuâviye`yi, sevmemek onu kötülemek, hazret-i Ebû Bekr`i ve hazret-iÖmer`i sevmemek bunları kötülemek gibidir. Ona söğene, bunlara söğeneverilen cezâyı vermek lâzımdır. yazılı idi. Bunu okuyunca, canımsıkıldı ve yerinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış dedim.
Mektûbât`ıyere attım. Yatağıma uzandım. Uyudum. Rüyâmda, senin o büyük üstâdınöfkeli ve kızgın bir hâlde yanıma geldi. İki mübârek elleri ilekulaklarımı çekti ve; Ey câhil çocuk! Sen bizim yazdığımızıbeğenmiyorsun ve kitabımızı fırlatıp, yere atıyorsun. Benim yazımıokuyunca şaşaladın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zâta götüreyim degör! Resûlullah efendimizin eshâbını sevmediğin için, aldandığını ondanişit. buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü ve kapısında bırakıpkendisi yalnızca ilerledi. Uzak`ta görünen büyük bir odaya doğruyürüdü. Orada nûr yüzlü, büyük bir zât oturuyordu. Çekinerek ve saygıile o zâta selâm verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona bir şeylersöylüyor, beni gösteriyordu. Uzaktan bana bakışlarından bendenbahsettiği anlaşılıyordu. Biraz sonra senin o yüksek üstâdın İmâm-ıRabbânî, kalktı. Beni çağırdı. Bu oturan zât, hazret-i Ali`dir. İyidinle! Bak ne buyuruyor. dedi. Yanlarına gidip, selâm verdim. Sakın,sakın! Resûlullah efendimizin eshâbına karşı, kalbinde bir dargınlıkbulundurma! O büyüklerden hiçbirini, aslâ kötüleme. Aramızda muhârebeşeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyetlerle yapıldığını, biz veo kardeşlerimiz biliriz! dedi. Senin yüksek hocanın adını söyleyerek;Bu zâtın yazılarına da sakın karşı gelme! buyurdu. Bu nasîhatıdinledikten sonra, kalbimi yokladım. Bu hususdaki tereddüdün vesoğukluğun, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı.Öfkelendi. Senin yüksek hocana bakarak; Bunun gönlü daha temizlenmedi.Suratına bir tokat indir! dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme kuvvetli birtokat indirdi. Tokadı yiyince, kendi kendime; Bunu sevdiğim içinonlara düşmanlık etmiştim. Hâlbuki kendisi onlara düşmanlığımdan bukadar çok incinmektedir. Bu hâlden vazgeçmeliyim! dedim. Kalbimiyokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O andauyandım. Şimdi de kalbim o kinden temizlenmiştir. O rüyânın, o sözlerintadı, beni başka hâle soktu. Kalbimde Allah`tan başka hiçbir şeyinsevgisi kalmadı. Senin yüksek hocan İmâm-ı Rabbânî`ye ve onunyazdıklarındaki mârifete inancım iyice arttı.
Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır:İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin makbûl talebelerinden olan, yüksekyaradılışlı bir azîzden işittim, şöyle buyurdu: Mühim bir iş içinLâhor şehrinden, Burhânpûr`a gitmiştim. Serhend`e gelip, hazret-iİmâm`ın ellerini öpmekle şereflendiğim zaman hastalandım. Gideyim mi,kalayım mı diye tereddüd ediyorum. İmâm-ı Rabbânî hazretleri; Çokmühim bir işin var, muhakkak gitmelisin, inşâallah hayırlısı olur.buyurdu. Emirlerine uyarak yola çıktım. İki üç konak gidince hastalığımarttı. Bir gece böyle devâm etti. Bu hastalığın şiddetli zamânındakendi kendime; Onlar bana; Gidin bunda hayır vardır buyurdudedim.Hâlbuki hastalığım çok arttı. Bu düşünceden sonra bu hastalığınateşi ve sıkıntısı esnâsında, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini rüyâdagördüm. Hiç üzülme, şifâ bulacaksın yola devâm et. buyurdu. Sabaholunca, hastalık tamâmen geçti. Delhi`ye gelince, orada bir dostum banaHâre (bir şehir) helvası ikrâm etti. Bunu yiyince, yeniden hastalandım.Yatağa düştüm ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kerem ve teveccühünekavuşmak için yalvarmağa başladım. İki gün geçmeden, hazret-i İmâm`ınhuzûrunda bulunan, eski ve samîmi dostlarımdan biri, âniden kapıdaniçeri girdi. Hayırdır inşâallah. dedim. Dedi ki: Beni İmâm-ı Rabbânîhazretleri gönderdi. Git, filân dostunun yanında bulun, şimdi ağırhastadır, senin gibi işten, hâlden anlayana çok ihtiyâcı olup, berâberbulunursunuz. buyurdu. Senin yanına gelmek üzere yola çıkacağımsırada bir torba şifâlı ot isteyip sana getirmem için bana verdi. İştegetirdim. Ben dedim ki: Bu otları İmâm-ı Rabbânî hazretleri benimhastalığımın iyileşmesi için ilâc olarak göndermiştir. Bu otları ezip,suyunu içmeliyim. Doktorlar; Sıtmanın şiddetli zamânında, tatlı vesoğuk yenmez, içilmez. deyip, beni bu işten men etmek istediler. Benonlara; İmâm-ı Rabbânî hazretleri bunları benim için gönderdiiçeceğim. dedim. İster istemez o otları ezip şerbet yaptılar. İçeriçmez, hastalığımın hafiflediğini anladım. Ertesi gün kalan otların dasuyunu çıkarıp içince büsbütün kurtuldum. Orada bulunanlar, bu hâdiseüzerine hayretler içerisinde kaldılar ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerininbüyüklüğünü anladılar.
O zamânın sultânının üçüncü oğlu, diğerkardeşlerinden çok daha olgun ve aralarında seçkin bir durumdaydı.Babasına isyân etmişti. Bir taraftan babası, bir taraftan da bu oğlu,kuvvetli ordularla birbirlerine hücûm ettiler. Şiddetli bir harbbaşladı. Babasının tarafında bulunup, en mühim işleri yürüten büyük birkumandan, bu harb sırasında sultânın oğlunun tarafına geçti. Diğerkumandanlar da bu düşüncede idiler. Bu şehzâde, velîlerin ve âlimlerinsevgisini kazanmıştı. İslâmiyetin yayılmasına gayret ve müslümanlarıhimâye ediyordu. Zamânın evliyâsının büyüklerinden bir kısmı, İmâm-ıRabbânî hazretlerine mektup yazıp; Delhi`de bulunan velîler ilebüyükler keşf ve vâkıalarla gâlibiyetin ve nusretin şehzâde tarafındaolduğunu görüyorlar. Hazretiniz bu hususda ne buyururlar dediler:İmâm-ı Rabbânî hazretleri cevâbında; Harb meydanındaki vaziyetin bununaksi olduğunu anlıyorum, fakat sonunda şehzâdenin kazanacağını tamâmengörüyorum. buyurdu. Buyurdukları gibi oldu. Bir müddet kadar diğerleridevleti idâre edip, sonra Allahü teâlâ kardeşler arasında sultanlığıona (Şâh Cihân bin Cihângir`e) nasîb etti. Babasının vekîli olarak onunmakâmına geçti. Allahü teâlâ, bu sultâna Hindistan`ı adâlet ve ihsânladolduran bir pâdişâhlık nasîb eyledi. Bu pâdişâh sâyesinde memleketbaşka nizâma girdi. Ârifler ve âlimler bambaşka hürmet gördüler. Dîneüstün hizmetler yapıldı.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri 1615 (H.1024)senesinde, elli üç yaşlarında iken, talebelerinden çok sevdiklerine;Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki kazâ-yı mübremin altmış üç seneolduğunu ilhâm ile bana bildirdiler. buyurdu. Ve buna çok sevindi.Çünkü Peygamber efendimize tâbi olmasının çokluğu, yaş bakımından dauymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu hususta hazret-i Ebû Bekr`e,hazret-i Ömer`e ve hazret-i Ali`ye de uymuş oluyordu.
1623 (H.1032) senesinde Ecmîr`de iken;Vefât etmemin yakın olduğuna dâir işâretler, alâmetler görülmeğebaşladı. buyurdu. Serhend`de bulunan kıymetli oğullarına mektup yazıp;Ömrümüzün sona ermesi yakındır. buyurdu. Babalarının hasreti veayrılığı ile yanan, evliyânın gözlerinin nûru kıymetli oğulları, bumektubu alınca, babalarının bulunduğu yere hareket ettiler. Huzûrunakavuşunca, bir gün, bu yüksek oğullarını husûsî odaya çağırdı. Buyurduki: Kıymetli oğullarım, bu dünyâya hiçbir şekilde nazarım vebağlılığım kalmadı. Öbür dünyâya gitmek îcâb ediyor, gitme ve yolculukalâmetleri görünmeğe başladı.
Muhammed Hâşim-i Keşmî demiştir ki:Oğulları odadan çıkınca, kalblerindeki sıkıntıyı ve ölçülemeyenüzüntüyü, bu fakîr gördüm. Her birinin ağlamaktan boğazı tıkanıyordu.Böyle olduklarını görünce, kendilerine ne için bu kadar ağladıklarınısordum. Babaları İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin vefâtının yakın olduğunuaçıklaması üzerine sebebini öğrendim. Fakat İmâm-ı Rabbânî hazretleri,bu haberden oğullarının çok üzgün olduğunu, kalblerindeki sıkıntı vedarlığı görünce, aynı zamanda kendisine daha bir yıldan çokyaşayacakları bildirilince, tekrar oğullarını çağırdılar ve; Bir takımişleri tamamlamak için daha bir müddet yaşayacağımızı bildirdiler.buyurdu. Bunun üzerine iki kardeş çok sevindi. Sonra bu hâdiseyi banaanlattılar. Bununla berâber, bu fakîrin gözyaşlarının aktığı rahneleri(çukurları) açmış oldular. Fakat, bu müjdelerinden, kıymetli oğullarıve bu kalbi yaralı âşık, uzun yıllar yaşayacaklarını ümid ettik.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri o günlerde,Hâce Muînüddîn Çeştî hazretlerinin mezârını ziyârete gitti. Bir müddetkalblerine murâkabe ederek oturdu. Kalkınca, buyurdu ki: Hazret-i Hâceçok iltifât edip, çok şefkat gösterdiler. Kendi husûsî bereketlerindenziyâfetler verdiler. Konuştuk ve çok sırlar açıklandı. Konuşulanlardanbiri şudur: Buyurdu ki: Bu asker arasında bulunmaktan kurtulmağaçalışmayınız. Kendinizi Allahü teâlânın rızâsına bırakınız. Bu arada omezarda hizmet gören türbedârlar gelip, İmâm-ı Rabbânî
hazretlerinin elini öpmekle şereflendiler.
Muînüddîn Çeştî hazretlerinin kabrininörtüsünü her sene değiştirip, eskisini evliyânın büyüklerinden birinegönderirlerdi. Yâhud da zamânın pâdişâhına verirler, o da kıymetli incive mücevherât gibi, bir sandıkta, teberrüken saklardı. O gün, o mezarınörtüsünü değiştirdiler ve eskisini İmâm-ı Rabbânî hazretlerininhuzûruna getirip, buna en çok lâyık olan sizsiniz diyerek takdîmettiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri tam bir edeble kabûl etti. Örtüyühizmetçilerine verip, kalbden soğuk bir ah çekdi ve; Hazret-i Hâce`yebundan daha yakın bir libâs, bir örtü yoktur. Bunu saklayın, bana kefenolsun buyurdu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleriEcmîr seferindenSerhend`e dönünce, artık evinde inzivâya çekildi. Bir müddet, beş vakitnamaz ve Cumâ namazı hâriç, evden dışarı çıkmadı. Nûr ve esrâr menbaıolan husûsî odasına; Muhammed Hâşim-i Keşmî`den, yüksek oğullarından,talebelerinden ve hizmetçilerinden iki üç kişi hâriç, başkalarınıngirmesi çok nâdir oluyordu. Halveti seçtiği günlerden bir gün, soğukbir nefes çekip; Şeyhülislâm`ın (Ebû Ali Dekkâk`ın) meşrebi çokyükselince, meclisinde insan kalmadı. sözünü söyledi. Burada olduğugibi, ömrünün sonuna doğru, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin meşrebi de okadar yüksek oldu ki, talebelerinin en yüksekleri bile onun yanındamektebe yeni başlayan küçük çocuklar gibi kalıyorlardı.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinintalebelerinden biri şöyle anlatmıştır: İmâm-ı Rabbânî hazretlerininömrünün son günlerinde, hasta olduğu sırada huzûruna çıkıp, birkaçgünlüğüne memleketime gidip gelmek için izin istedim. Birkaç gün dur!buyurdu. Sonra tekrar arzedip; Hemen gidip, döneceğim. dedim. Birkaçgün sabret! buyurdu. Fakat; Gidip en kısa zamanda huzûrunuzadöneceğim. deyince, izin verdi ve: Sen nerede, biz nerede, ilkbaharnerede? mısra`ını okudu. Bu sözünden birkaç gün sonra vefât etti.
Bunun gibi, husûsî mahremleri ve onlaraçok yakın olanlar; bu günlerde İmâm-ı Rabbânî hazretlerine inzivâ veinsanlardan uzak kalmalarına temasla; Çoluk-çocuğunuzdan ve bütüninsanlardan ayrılmanızın, uzlete çekilmenizin sebebi nedir? diyesorunca, cevâbında; Bu dünyâdan göçmemi çok yakın görüyorum. İş böyleolunca, tamâmen inzivâ ve ayrılığı tercih edip, dâimâ istigfârediyorum, af diliyorum. Bunları zarûrî görüyorum. Bütün vakitlerimi venefeslerimi, zâhirî ve bâtınî ibâdetlerle geçirmeyi elzem buluyorum. Buda ancak, insanlardan ayrılmak ve yalnız kalmakla ele geçer. Bunun içinbeni bırakınız, benden ayrılınız ve beni Allahü teâlâya ısmarlayınız.buyurdu.
Yine bugünlerde, kendi evinin aralığında(holünde) istirahat ederken, âniden; İki üç ay sonra biz bu evdeolmayız buyurdu. Orada bulunanlar; Husûsî odanızda mıbulunacaksınız? diye arzettiler. Buyurdu ki: Orada da olmayacağım.Ya nerede olacaksınız? diye sordular. Bu yerlerden hiçbirinde olmam.Bakalım ne olur? buyurup, yollarının îcâbı açık söylemedi.
Bu arada çok sadaka verdi ve büyükhayırlar yaptı. Esrar mahremlerinden, yakınlarından biri, bu sadaka vehayratlarının çokluğunu görünce; Bütün bu hayratlar, belâlarıngiderilmesi için midir? diye sordu. Buyurdu ki: Hayır, belki dekavuşmak şevki ile bunları yapıyorum. Ve şu beyti okuyup gözlerindensevinç gözyaşları döküldü:
Vuslat günüdür sırdaşım âleme kucakaçayım,Bu devletin, bu nîmetin sevinçlerinisaçayım.Muharrem ayının on ikinci günü buyurduki: Bana bu dünyâdan öbür dünyâya gitmeme kırk veya elli gün kaldığınıbildirdiler. Mezârımı da gösterdiler. Bu sözleri dinleyenler üzüldülerve şaşa kaldılar. Ciğerlerindeki yara yeniden tâzelendi. O günlerde,oğlu Muhammed Saîd birgün, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini ağlarken gördü.Sebebini sordu. Cevâbında; Allahü teâlâya kavuşmanın sevinci ileağlıyorum. buyurdu. Yine oğlu; Allahü teâlâ, bu işi, bu dünyâda çoksevdiklerinin isteğine bırakır. Mâdem ki, siz bu kadar çokistiyorsunuz, elbette gidersiniz. diye arz etti. Bu sözü söyleyenoğullarında bir değişme gördü ve buyurdu ki: Muhammed Sa`îd! Allahüteâlânın gayretine dokunuyorsun. Oğlu; Kendi hâlime üzülüyorum. dedive gâyet samîmî bir beyânla, derd ve elem dolu kalbini dışarıvururcasına; Ey gönlümün sürûru babacığım! Bize yaptığınız buşefkatsızlık ve acımasızlık nedendir? diye arz etti. Bunun üzerine;Allahü teâlâ sizden sevgilidir. Ayrıca bizim size şefkat veyardımlarımız, vefât ettikten sonra, bu dünyâdakinden daha çokolacaktır. Çünkü bu dünyâda, insanlık îcâbı bâzan ister istemez yardımve teveccüh tam olmuyor. Hâlbuki öldükten sonra, beşerî sıfatlardantamâmen ayrılma vardır. buyurdu. Bunu söylediği günden îtibâren, ogünleri saymağa başladılar. Şöyle ki, Safer ayının yirmi ikinci gecesikalbleri hasta eshâbına; Bugün söylediğim günlerin kırkıncı günügeçmiş oluyor. Bakalım bu yedi-sekiz günde ne zuhûr eder buyurdu. Yineoğullarına buyurdu ki: Şu arada hâsıl olan birkaç günlük sıhhatte,Allahü teâlâ, Habîbine tâbi olan bir insanda bulunabilecek bütünkemâlâtı bana ihsân eyledi. Oğullarının bu sözlerden kalbleriparçalandı. Çünkü, bu sözlerde hazret-i Ebû Bekr Sıddîk-i Ekber`in;
Bugün dîninizi tamam eyledim. âyet-i kerîmesi gelince kalblerinegelen, yâni Peygamber efendimiz vefât edecektir, ilhâmından bir işâretbulunduğunu anladılar.
Mısra:
Senin misk zülfünden, ayrılıkgecesinin kokusu geliyor.Safer ayının yirmi üçü Perşembe günü,dervişlere, kendi mübârek elleriyle elbiselerini taksim etti. Kendiüzerinde pamuklu, sıcak tutan bir elbise bulunmadığı için, havanınsoğukluğu tesir edip, tekrar sıtma hastalığına tutuldu ve tekrar yatağadüştü. Peygamber efendimiz hastalıktan kurtulup, az bir zaman sonratekrar hasta olmuşlar ve vefât eylemişlerdi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri,bu hususta da ittibâ`ı (uymayı) kaçırmadı. Bu hastalıktan evvelhizmetçilerinden birine; Mangal için şu kadar liralık kömür al!buyurdu.Biraz sonra tekrar yanına çağırarak; Söylediğimin yarısıtutarında kömür al, çünkü bir ses kalbime, o kömürleri yakacak kadarzaman kalmadı diyor. buyurdu. Kömürün bir kısmını kendisi içinayırtıp, diğerini çocuklarına gönderdi. Kendisine ayrılmış olan miktar,vefât ettiği gün tamâmen bitmişti. Bu hastalık zamânında, yüksekilimleri, çok fazla olarak kendi yüksek oğullarına anlattı. Bir günince hakîkatleri beyânda o kadar uğraşıyor ve bunun için o kadarkonuşuyordu ki, kıymetli oğulları Hâce Muhammed Saîd; Hazretinizinhastalığı bu kadar konuşmanıza elverişli değildir, bu mârifetlerinbeyânını bir başka zamâna bıraksanız nasıl olur babacığım? diyearzetti. Bunun üzerine: Ey oğlum! Daha zaman ve fırsat var mı?Biliyorum ki, bir başka vakit, bu kadarını söylemeye de kuvvet vekudret bulamayacağım. buyurdular.
Bu günlerde hastalığı şiddetli olmasınarağmen cemâatle namaz kılmağı terketmedi. Ancak son dört-beş gün,yalnız başına namaz kıldı. Duâları, tesbihleri, salevâtları, zikri vemurâkabeyi, hiçbir eksiklik olmadan yapıyordu. Dînimizin ve hocalarınınyollarının inceliklerinden hiçbirini terketmiyordu. Bir gece, geceninüçüncü yarısında kalkıp abdest aldı. Teheccüd namazını ayakta kıldı ve;Bu bizim son teheccüdümüzdür. buyurdu.
Vefâtından biraz önce, kendinden geçmehâli görüldü. Büyük oğlu, bu kendinden geçme hâlinin çokluğu,hastalığın şiddetinden mi, yoksa istiğrâk (nûrlara gömülme) sebebi ilemidir, diye arzetti. Cevâbında; İstiğrak sebebi iledir. Çünkü, bâzıçok yüksek hâller görünüyor. Bunun için onlara teveccüh ediyorum, tâ kihepsini oldukları gibi görebileyim ve bunlarla her şeyim tamam ve kâmilolsun. buyurdu. Bu derin sırlardan kısaca yüksek oğullarınınkulaklarına fısıldadı. Bu kendinden geçme hâlinden kurtulunca, ciğeriyaralı, kalbi yanık talebelerine elvedâ sözünü hatırlatan,vasiyetlerini söylemeye başladı. Bu vasiyetlerin çoğu; mutâbeata,Peygamberimize tâbi olmaya teşvik, sünnete yapışma, bid`atten kaçınma,zikr ve murâkabeye devâm etme hakkında idi.
Nasîhatlerinden birinde; Mezârımı belliolmayan bir yere yapınız. buyurdu. Yüksek oğulları arzettiler ki:Bundan evvel, hazretinizin işâreti ile ağabeyimizin defnedildiği,şerefli ve bereketli yer hakkında; Benim mezârım orada olacaktır. Aynıyerde defnedileceğim. buyurmuştunuz. Bu gün de böyle buyuruyorsunuz.Evet öyleydi. Fakat şimdi ben böyle istiyorum. dedi. Oğullarının,bunu kabûl etme hakkında durakladıklarını görünce; Eğer böyleyapmazsanız, şehrin dışında yüksek babamın yanına defnediniz. Bu daolmazsa, şehrin hâricinde bir bahçede benim mezârımı yapınız.Süslemeyiniz. Olduğu gibi bırakınız ki, en kısa zamanda nişânıkalmasın. buyurdu.
Hazret-i İmâm kendi kabirleri içinbuyurdukları iki üç yer hakkında, oğullarında bir duraklama, birdikkat, hattâ bir şaşkınlık görünce, tebessüm edip; Serbestsiniz.Nereyi münâsip görürseniz, oraya defnediniz. buyurdu. Vefât ettiğiSafer ayının yirmi dokuzuncu Salı günü, gece kendine hizmet edenhizmetçilerine; Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir.buyurdu. Gecenin sonunda: Bu gece de bitti, sabah oldu. buyurdu. Ogünün işrâk zamânında; Bevl edeceğim, bir leğen getirin. buyurdu.Getirdiler, fakat içinde kum yoktu. İçinde kum olmazsa sıçramaihtimâli olabilir. buyurdu. O en nâzik zamanda da, en ince hususlaradikkat edip, bevl etmedi ve; Bu leğeni kaldırın, beni de yatağımayatırın. buyurdu. Dediği gibi yaptılar. Kendilerine biraz sonra, vefâtedeceksin, abdest almağa vakit bulamayacaksın ilhâmı gelince, abdestinibozmak istemedi ve abdestli olarak rûhunu teslim etmek istedi. Sedirinüzerine yatınca, sünnet üzere sağ elini sağ yanağının altına koyup,zikrle meşgûl oldu. Büyük oğlu Muhammed Saîd, babasının sık sık nefesaldığını görünce; Hâl-i şerîfiniz nasıldır babacığım? diye arzetti.İyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir. buyurdu. Bundan sonrabir daha konuşmadı. Yalnız Allahü teâlânın ismini söyledi ve birazsonra da vefât etti. Peygamberlerin büyüklerinin çoğunun son sözlerinamaz olmuştur. Bu hususta da peygamberlerin Serverine tâbi oldu.Vefâtı 1624 (H.1034) senesi, Safer ayının yirmi sekizi, güneş hesâbıile yirmi dokuzu, Salı günü kuşluk vakti vâkî oldu.
O ay yirmi dokuz gün idi. Peygamberefendimizin vefât ayı olan Rebîülevvel ayının ilk gecesi, Peygamberefendimizin huzûruna kavuştu. Hastalık ve hummâ çektiği günler, yaşınınsene adedi kadar olup, altmış üç gün idi. Hadîs-i şerîfde;
Birgünlük hummâ, bir senenin keffâretidir buyruldu. Çektiklerihastalık, bu hadîs-i şerîfin mânâsına uygun oldu.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin nûrlu bedeniyıkama tahtasının üzerine konulup, elbiseleri soyulunca, oradabulunanlar hazret-i İmâmın namazda olduğu gibi ellerini bağladığınıgördüler. Sağ elinin baş parmağı ve küçük parmağını, sol elin bileğindehalka yaptı. Hâlbuki, oğulları vefâtından sonra, kollarını düzeltipuzatmışlardı. Yıkama tahtasına yatırırken, tebessüm etti ve bir müddetbu şekilde kaldı.
Yıkayıcı, mübârek ellerini açıp düzeltti.Sol tarafa yatırdı, sağ tarafını yıkadı. Sağ tarafa yatırıp soltarafını yıkayacağı zaman, orada bulunanlar, velîlik kuvvetinin biralâmeti olarak, zâif bir hareketle ellerinin hareket ettiğini, birarayageldiğini ve eskisi gibi tekrar sağ elinin baş ve küçük parmaklarının,sol elinin bileğinde halka yaptığını gördüler. Hâlbuki sağ tarafayatınca, sağ elin sol el üzerine gelmemesi îcâbederdi. Bununla berâberöyle bir kuvvetle sol elini tutmuştu ki, ayırmak ve çözmek mümkündeğildi. Kefene sardıkları zaman, yine ellerinin bağlandığı görüldü. Buhal iki-üç defâ vâki oldu. Nihâyet oradakiler, bunda derin bir mânâ vegizli bir sır olduğunu anlayıp, bir daha ellerini açmaya uğraşmadılarve oğulları Hâce Muhammed Saîd; Mâdem ki, muhterem babam böyleistiyor, böyle bırakalım buyurdu. Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfde;
Yaşadıkları gibi ölürler buyurdu. Bu, Allahü teâlânın büyükbir ihsânıdır. Dilediğine ihsân eyler. O`nun ihsânı boldur.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin cenâzenamazını, oğlu Hâce Muhammed Saîd kıldırdı. Vefâtında 63 yaşında idi.Serhend`de evinin yanında defnedildi.Daha sonra Afganistan pâdişâhıŞâh-i Zamân, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı.Vefât haberi, talebelerini ve sevenlerini çok üzüp ağlattı. Duyulduğuher yerde gözyaşları döküldü. Vefâtı üzerine şiirler yazılmış ve pekçoktârih düşürülmüştür. Onun vefâtına dayanamayan talebelerinden MuhammedHâşim-i Keşmî şöyle anlatır: Vefât ettiği günün akşamı şehrinkenarında virâne bir mescidde, o pahasız hazînenin hayâliyle içimyanıyor, kalbim parçalanıyordu. Kalbimden soğuk âhlar çekiyor, gözümdenyakıcı gözyaşları döküyordum. Ben bu hâlde iken birden hocamınrûhâniyeti gözüküp; Sabretmek lâzım. buyurdu. Binlerce kırıklık veperişanlık içinde; Ey efendim, ateşe kim dayanabilir? dedim. İbrâhimaleyhisselâma uymayı yerine getirmek lâzımdır. buyurdu. Böylece, bukendinden geçmiş âşığın divâneliği arttı, ızdırâbımı ve ona olanmuhabbetimi dile getiren şiirler söylemeğe başladım.
Büyük oğlu Muhammed Saîd buyurdu ki:Yüksek babamı, vefâtından sonra rüyâda gördüm. Allahü teâlânınkendisine verdiği büyük nîmetlerden tam neşe ve sevinçle anlatıyordu vebununla iftihâr ediyordu. Kendisine; Canım babacığım, şükr makâmındanhiç kimseye bir nasîb verdiler mi? diye arzettim. Evet, beni deşükredenlerden eylediler. buyurdu. Arzettim ki, Kur`ân-ı kerîmdemeâlen;
Şükreden kullar azdır. (Sebe` sûresi: 13)buyruluyor. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılan, bu cemâatin, peygamberlerolduğudur. Yâhud da Peygamberlerin en büyük eshâblarıdır. Hazret-i EbûBekr-i Sıddîk gibi deyince; Evet, öyledir. Fakat beni husûsî bir ihsânve inâyetle, o cemâate dâhil eylediler. buyurdu.
Hâce Muhammed Ma`sûm hazretleri buyurduki: Babamı vefâtından sonra rüyâda gördüm. Münker ve Nekîr`in suâlinasıl geçti? diye sordum. Buyurdu ki: Allahü teâlâ merhamet ederek,bereket cihetiyle ilhâm edip; Eğer sen izin verirsen bu iki melekkabrine gelecek. buyurdu. Arzettim ki: Ey Allah`ım! Bu iki melek de,senin huzûrunda kalsınlar dedim. Nihâyetsiz rahmet ve merhametindenbana acıdı ve onları benim yanıma göndermedi. Tekrar; Kabir sıkmasınasıl geçti? diye sordum. Oldu, fakat çok az oldu. buyurdu.
Eserleri:
1) Mektûbât: İslâm âleminde İmâm-ı Rabbânî`nin
Mektûbât`ıkadar kıymetli bir kitap daha yazılmamıştır.
Mektûbât, üç cildolup, beş yüz yirmi altı mektubunun toplanmasından meydâna gelmiştir.Kelâm ve fıkıh bilgilerini, tasavvufun mârifetlerini açıklayan uçsuzbir deryâ gibi eşsiz bir eserdir.
Mektûbât`ın birinci cildi 1616(H.1025) senesinde talebelerinin meşhûrlarından Yâr Muhammed Cedîd-iBedahşî Talkânî tarafından toplanmıştır. Birinci cildde üç yüz on üç(313) mektup vardır. Bu cildin son mektubu, Muhammed Hâşim-i Keşmî`yeyazılmıştır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri birinci cildin son mektubunuyazınca; Muhammed Hâşim`e gönderilen bu mektupla resûllerin, dinsâhibi peygamberlerin ve Eshâb-ı Bedr`in sayısına uygun olduğundan, üçyüz on üç mektupla birinci cildi burada bitirelim buyurmuştur.
İkinci cildi ise 1619 (H.1028) senesindeyine talebelerinden, Abdülhay Pütnî tarafından toplanmıştır. Bu cilddeEsmâ-i hüsnâ yâni Allahü teâlânın Kur`ân-ı kerîmde geçen doksan dokuzismi sayısınca doksan dokuz (99) mektup vardır.
Üçüncü cild de İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin vefâtından sonra 1630 (H.1040) senesinde talebelerindenMuhammed Hâşim-i Keşmî tarafından toplanmış olup, bu cildde de Kur`ân-ıkerîmdeki sûrelerin sayısınca yüz on dört (114) mektup vardır. Her üçcildde toplam beş yüz yirmi altı (526) mektup vardı. İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin vefâtından sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilâveedilmiştir. Böylece toplam mektup adedi (536) olmuştur.
Mektûbât`daki mektupların birkaçıArabî, geri kalanların hepsi Fârisîdir. Çeşitli zamanlarda basılmıştır.
2) Redd-i Revâfıd: Fârisî olup,Râfızîleri reddeden bu kitabın Türkçesi, (
Hak Sözün Vesîkaları)kitabında, bir bölüm olarak, İhlâs Holding A.Ş. tarafındanyayınlanmıştır. Arapça`ya da tercüme edilmiştir.
3) İsbâtün-Nübüvve: Peygamberlik nedir? adı ile Türkçeye tercümeedilmiştir.
Hak sözün Vesîkaları kitabı içinde bir bölüm olarakyayınlanmıştır. AyrıcaArapçası, İngilizceye ve Fransızcaya da tercümeedilmiştir.
4) Mebde` ve Me`âd,
5) Âdâb-ül-Mürîdîn,
6) Ta`lîkât-ül-Avârif,
7) Risâle-i Tehlîliyye,
8) Şerh-i Rubâ`ıyyât-ı Abd-il-Bâkî,
9) Meârif-i Ledünniye,
10) Mükâşefât-ı Gaybiyye,
11) Cezbe ve Sülûk Risâlesi.İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
Edebigözetmek, zikrden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk`a kavuşamaz.
Ehlin gönlü için (âilenin gönlünü almakiçin) günah işlemek ahmaklıktır.
Farzı bırakıp, nâfile ibâdetleriyapmak boşuna vakit geçirmektir.
Gınâ sâhiplerinin yâni zenginlerin, alçakgönüllü olması güzeldir. Fakirlerin ise onurlu olması lâzımdır.
İnsana lâzımolan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra Allahü teâlânın emir veyasaklarına uymak, daha sonra tasavvuf yolunda ilerlemektir.
Kalbin tasviyesi (temizlenmesi);İslâmiyete uymakla, sünnetlere yapışmakla, bid`atlerden kaçmakla venefse tatlı gelen şeylerden sakınmakla olur. Zikr ve rehberi, doğruyolu gösteren âlimi sevmek bunu kolaylaştırır.
Kalbin birçokşeyleri sevmesinin sebebi, hep o bir şey içindir. O da nefsdir.
Kâfirlere kıymet vermek, müslümanlığıaşağılamak olur.
Kelime-itevhîd; putlara ibâdeti bırakıp, Hak teâlâya ibâdet etmek demektir.
Küfür, nefs-i emmârenin isteklerindenhâsıl olur.
Malı zarardan korumanın ilâcı, zekâtvermektir.Mübahları gelişi güzel kullanan, şüphelişeyleri yapmağa başlar. Şüphelileri yapmak da harama yol açar.
Büyüklerisevmek, saâdetin sermâyesidir. Muhabbete müdâhane, gevşeklik sığmaz.
Nefs bir kötülük deposudur. Kendini iyisanarak Cehl-i mürekkeb olmuştur.
Nefse, günahlardan kaçmak, ibâdetyapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır.Razzâk olan Hak teâlâ, rızıklara kefilolmuş, kullarını bu sıkıntıdan kurtarmıştır.
Seâdet, ömrüuzun ve ibâdeti çok olanındır.
Seâdet-i ebediyyeye kavuşmak,peygamberlere uymağa bağlıdır.
Sohbetiganîmet bilmelidir. Sohbetin üstünlüğü, bütün üstünlüklerin vekemâllerin üstüdür.
Sünnet ile bid`at birbirinin zıddıdır.Birini yapınca öteki yok olur.
Zâhid, dünyâyagönül bağlamadığı için, insanların en akıllısıdır.
Zekât niyeti ile bir kuruş vermek, dağlarkadar altını sadaka olarak vermekten kat kat daha sevapdır.
Sâlih amellerİslâmın beş şartıdır. Sâlih amelleri yapmadan kalb selâmette olmaz.
Cennet ile Cehennem`den başka ebedî biryer yoktur. Cennet`e girmek için îmân ve dînin emirlerine uymaklâzımdır.
Dünyâyı maksadedinmemeli. Dünyâ, nefsin arzularına yardımcıdır. Dünyâ ve âhiret birarada olmaz. Dünyâya düşkün olmak, günahların başıdır. Dünyâya düşkünolanlar âhirette zarar görür. Dünyâya düşkün olmamanın ilâcı,İslâmiyete uymaktır.
Bu zamanda dünyâyı terk etmek çok zordur.Dünyâyı terk lâzımdır. Hakîkaten terk edemeyen, hükmen terk etmelidirki, âhirette kurtulabilsin. Hükmen terk etmek de büyük nîmettir. Bu da,yemekte, içmekte, giyinmekte, meskende, dînin hudûdundan dışarıyataşmamakla olur.
Dünyâyı terketmek iki türlüdür; birincisi, mübahların, zarûret mikdârındanfazlasını terktir. Bu çok iyidir. İkincisi, haramları ve şüphelileriterkedip yalnız mübahları kullanmaktır. Bu zamanda bu da iyidir.
Tesbih okumak (sübhânellah demek),tövbenin anahtarı ve hattâ özüdür.
Vakit çok kıymetlidir. Kıymetli şeyleriçin kullanmak lâzımdır. İşlerin en kıymetlisi sâhibine hizmetetmektir. Yâni Allahü teâlâya ibâdet ve tâat etmektir.Gençlik zamânında dînin emirlerine uymak,dünyâ ve âhiret nîmetlerinin en üstünüdür.
Anneninyavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaçacağı) kıyâmet günüiçin, hazırlık yapmayana yazıklar olsun!
Âyet-i kerîmede meâlen;
Vallâhubasîrun= Allah onların ne yaptıklarını görmektedir buyruldu.Allahü teâlâ her şeyi gördüğü hâlde, (insanlar) çirkin işleri yaparlar.Aşağı bir kimsenin bile bu işleri gördüğünü bilseler, vaz geçerleryapmazlar. Bunlar ya Hak teâlânın görmesine inanmıyorlar, yâhud onungörmesine kıymet vermiyorlar. Îmânı olana her ikisi de yakışmaz.
Velîlerin hiçbiri, peygambermertebesine varamaz.Velîlerin hiçbiri, Sahâbî mertebesineçıkamaz.İhlâs ile yapılan küçük bir iş, senelerceyapılan ibâdetler gibi kazanç (sevap) hâsıl eder.
Her ibâdetiseve seve yapmalı. Kul hakkına dokunmamağa, hakkı olanlara hakkınıödemeğe titizlikle çalışmalıdır.
Dünyânın vefâsızlıkta eşi yoktur, dünyâyıisteyenler de alçaklıkta ve bahillikte (cimrilikte) meşhûrdur. Azîzömrünü, bu vefâsızın ve değersizin peşinde harcayanlara yazıklar vekorkular olsun.
Gençlikçağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, İslâmiyetbilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun yaşayınız! Kıymetliömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemekiçin uyanık olunuz.
İnsanlar riyâzet deyince, açlık çekmeğive oruç tutmağı anladılar. Hâlbuki, dînimizin emrettiği kadar yimekiçin dikkat etmek, binlerce sene nâfile oruç tutmaktan daha faydalıdır.
Bir kimseninönüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştihâsı olduğu hâlde ve hepsiniyemek istediği hâlde, dînimizin emrettiği kadar yiyip, fazlasınıbırakması, şiddetli bir riyâzettir ve diğer riyâzetlerden çok üstündür.
Bir farzı vaktinde yapmak, bin senenâfile ibâdet yapmaktan daha çok faydalıdır.
Ölmek, felâket değildir. Öldüktensonra, başına gelecekleri bilmemek felâkettir.Sonsuz kurtuluşa kavuşmak için, üç şeymuhakkak lâzımdır: İlim, amel, ihlâs.
Ölülere duâ veistigfâr etmekle ve onlar için sadaka vermekle, imdâtlarına yetişmeklâzımdır.
Dünyâyı ele geçirmek için âhireti vermekve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyı bırakmak ahmaklıktır.
Nefse kolay vetatlı gelen şeyi saâdet zan etmemeli, nefse güç ve acı gelenleri deşekâvet ve felâket sanmamalıdır.
Birkaç günlük zamânı büyük nîmet bilerek,Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmağa çalışmalıdır.
İbâdetlerin hepsini kendinde toplayanve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran şey namazdır.Câhillerin, büyüklere dil uzatmalarınasebeb olmayınız! Her işinizin İslâmiyete uygun olması için, Allahüteâlâya yalvarınız.
Geçicilezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyâlıklara aldanmamalıdır.
İhsân sâhibinin kapısı çalınınca açılır.
Gönüldalgınlığının ilâcı; gönlünü Allahü teâlâya vermiş olanların sohbetidir.
Dünyâ hayâtı pek kısadır. Bunu en lüzumluşeyde kullanmak gerekir. Bu en lüzûmlu şey de, kalbini toparlamışolanların yanında bulunmaktır. Hiçbir şey sohbet gibi faydalı olmaz.
EDEBE RİÂYET
Bir gün, hâfızlardan biri, kendiminderlerinden aşağı bir minder koyup üzerine oturarak, Kur`ân-ı kerîmokumağa başladı. İmâm-ıRabbânî hazretleri bu durumun farkına varıp,hemen üzerinde oturduğu yüksek minderi bir kenara çekip yere oturdu.Hiçbir zaman Kur`ân-ı kerîm okumakta olan hâfızdan yüksekte oturmazdı.
GECE OLANI GÜNDÜZ ANLATMA!
Çok uzak memlekette bulunan bir azîz,İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin medhini duyup, Serhend şehrine geldi vebirinin evinde misâfir kaldı. İmâm-ı Rabbânî`den istifâde etmek içingeldiğini, ona talebe olmak şerefine kavuşmak istediğini, bunun içinçok neşeli olduğunu söyleyince, ev sâhibi İmâm-ı Rabbânî`yi kötülemeyebaşladı. Misâfir çok üzüldü.Mahcûb oldu. İmâm-ı Rabbânî`ye sığınıpkalbinden; Ben yalnızAllah rızâsı için, size hizmet niyeti ilegelmiştim. Şu şahıs, beni bu saâdetten mahrum etmek istiyor. dedi. Busırada İmâm-ı Rabbânî birdenbire yalın kılıç gözüküverdi. Hâlleriniinkâr eden, o şahsa gereken cezayı verdi ve evden çıktı. O azîzsabahleyin mübârek huzûruna kavuşunca, geceki hâdiseyi arz etmekistedi. Fakat İmâm-ı Rabbânî hazretleri; Gece olanı, gündüz anlatma!buyurup, kerâmetini gizledi.
İŞİN SIRRI BUDUR
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinintalebelerinden seyyid bir zât şöyle nakletmiştir: Bir grup tücarlaAcîn`de idim. Bu tüccarlar arasında Cân Muhammed adında Celender`denbir zât da vardı. Onunla aramızda bir dostluk kurmuştuk. Bir gün biribana sultânın, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini hapsettiğini söylediğindençok üzüntülüydüm. Cân Muhammed beni böyle kederli görünce, üzüntümünsebebini sordu. Ben de, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hapsedildiğiniduyduğum için, böyle olduğumu söyledim. Cân Muhammed bana; Ben de onuntalebesiyim. Bugün işin aslını ondan öğreneceğim. dedi. Sonra gidipkaylûle yaptı yâni öğle vaktine yakın biraz uyudu. Sonra bu uykusunda,rüyâsında İmâm-ı Rabbânî hazretlerini gördüğünü ve kendisine;İşittiğiniz haber doğrudur. Fakat bâzı makamları geçmek, Allahüteâlânın celâl sıfatı ile terbiye edilmeye bağlıdır. Eğer öyleolmasaydı o makamları geçmek mümkün olmazdı. Dostlarımıza söyle,gönüllerini hoş tutsunlar, işin sırrı budur. buyurduğunu söyledi.
ÇABUK GEL, GEÇ KALDIN!
İmâm-ı Rabbânî hazretlerininakrabâlarından biri şöyle anlatmıştır: Ben, İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin talebelerinden olmayı arzu ediyordum. Fakat çeşitlimâniler sebebiyle, bir türlü hizmetine girmek nasîb olmamıştı. Bir gecekarar verip; Yarın gidip hâlimi arzedip, beni de talebeleri arasınakabûl etmesini isteyeyim diye düşündüm. O gece rüyâmda kendimi derinbir deniz kenarında gördüm. İmâm-ı Rabbânî hazretleri ise karşısâhildeydi. Huzûruna kavuşmak istiyordum. Bana; Çabuk gel, çabuk gel!Geç kaldın. buyurdu. Bu sözlerini işitince kalbim zikretmeye başladı.Uykudan uyandım, kalbim artık zikrediyordu. İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin yolu böyledir. Daha ben sohbette bulunmadan kalbim zikrebaşladı. Ya bir de sohbetinde bulunsam nasıl olur? dedim. Sabahleyinİmâm-ı Rabbânî hazretlerinin huzûruna gidip, gördüğüm rüyâyı bana olanteveccüh ve tasarruflarını anlatarak hâlimi arzettim. Kalbiminzikretmeye başladığını söyledim. Bana; Yolumuz tam budur. Buna devâmet buyurdular.
YIKILAN PUTHÂNE
Seyyid Rahmetullah şöyle anlattı: Dekkenmelikinin emri üzerine, iki üç arkadaşla bir sahrâya gittik. Orada birputhâne gördüm. Bir gün İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden; Bir müslümanınelinden bunu yıkma işi gelirse, bunu muhakkak yıksın veya zarar versin.Bu işi yapmaktan kaçınmasın. Çünkü bunu yapan Allah yolunda, din içincihâd eden gâziler sevâbına kavuşur. diye duymuştum. Onların busözlerine güvenerek, arkadaşlarıma; Bu sahrâda, bu puthâneyi koruyankimse görünmüyor, burayı yıkalım. dedim. Duvarlardan biraz yıkınca,civarda tarlalarda çalışan Hindulardan biri, puthâneyi yıktığımızıgörmüş. Koşup, o puthânede tapınan köylülere haber vermiş. O sıra binkişiye yakın bir kalabalığın taşlarla, sopalarla, mızraklarla tam birkızgınlıkla üzerimize geldiklerini gördük. Ben ve arkadaşlarım hayretve korkudan ne yapacağımızı şaşırıp, olduğumuz yerde kaldık. Kaçmağabile cesâret edemedik. Kalbimden Kelime-i şehâdet getirmeye başladım.Bu hâlde iken, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kalbine müteveccih oldumve; Ey din büyüğü! Sizin nasîhatinize güvenip bu işi yapmağa koyulduk.Allahü teâlânın izniyle bizi bu alçak kâfirlerin elinden kurtar dedim.Bu yalvarma ve ilticâ esnâsında İmâm-ı Rabbânî`nin sesi kulağıma geldi.Hiç korkma! Şimdi senin için İslâm askeri gönderiyorum. diyordu.Arkadaşlarıma; Bana bir hâl oldu. Hazret-i İmâm`ın sesini duydum.İmâm`ın söz verdiği askerler ne zaman gelecek, bunlar yaklaştı. dedim.Hindular çok yaklaşmışlardı. O anda birden bire otuz kırk kadar süvârigöründü. Son sürat geldiler, bir kısmını kamçılayıp bizi kurtardılar.Sonra hepsini sürüp götürdüler. Bu iş, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinintasarrufu ve kerâmeti ile oldu.
YANAN MALLAR
İmâm-ı Rabbânî hazretleri talebeleriyleberâber bir yolculuğa çıkmıştı. Bir kervansarayda konakladıklarısırada, talebelerine âniden şöyle buyurdu: Bu gün buraya bir belâgeleceğini ve herkese sirâyet edeceğini görüyorum. Arkadaşlarımızbirbirlerine söylesinler herkes; Bismillâhillezî lâ yedurru me`asmihîşey`ün fil-ardı velâ fissemâi ve hüvessemî`ul-alîm, ve Eûzübi-kelimâtillâhittâm-mâti min şerri mâ halak duâlarını tekrar tekrarokusunlar. Çünkü, bu duâyı kim okursa, Allahü teâlânın inâyeti ilekendisi ve malı korunur. Bunu söyledikten iki saat geçmedenkervansarayın bâzı kısımlarında yangın çıktı. Bir türlü söndüremedilerve malların çoğu yanıp telef oldu. Bu arada İmâm-ı Rabbânîhazretlerinin talebelerinden Mevlânâ Abdülmümin Lâhorî`nin de mallarıyandı. Ona; Sana hiç kimse okunması îcâbeden duâları söylemedi mi?buyurdu. Arkadaşları ona bu duâların okunması gerektiğini söylemeyiunutmuşlardı.
EDEPSİZ NÖBETÇİ
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin güvenilirbir talebesi ve oğulları şöyle anlatmışlardır: Bir tüccar, İmâm-ıRabbânî hazretlerinin komşularından birinin malını çaldı. Mal sâhibiise, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin akrabâsından bir genci hırsızlıklaithâm etti. O genç, hakâret ve dayak korkusundan kaçıp gitti.Serhend`de bu işlerle görevli olan nöbetçi bunu duyunca hazret-i İmâm`ıçağırdı. İşinde gevşeklik gösterenin yanına gitmek îcâbetmediğinibildikleri hâlde, İmâm-ı Rabbânî hazretleri talebelerinden birisi ile,yaya olarak oraya gitti. O edepsiz nöbetçi onların şânına yakışmayansözler söyledi. Hazret-i İmâm ise gâyet yumuşak cevaplar verdi. Buesnâda Mevlânâ Tâhir Bedahşî geldi. O kızgın nöbetçiye; Kimi ayağınaçağırdığını biliyor musun? Allahü teâlânın dostlarına kötü davrananlarelbette kısa zamanda cezâsını görür. dedi. Nöbetçi onları bıraktı.Aradan bir gün geçmeden bu edepsiz nöbetçi, semtinde bulunan büyük birkalabalıkla münâkaşa etti. İş kavgaya döküldü. O nöbetçi, oğullarındanve akrabâsından yirmi kadar insanla kalabalığa karşı koymak istedi veevin damına çıktı. O evde harb için saklanan patlayıcı maddeler vardı.Oraya âniden bir ateş düştü ve büyük bir patlama oldu. O nöbetçi, bütünoğlu ve akrabâsı ile havaya uçtu. Cesedleri bile görülmedi. BöyleceAllah dostlarına kötü söz söylemenin cezâsını canıyla ödedi.
NİÇİN YIKILMADI
Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır:Ecmir`de iken, Terâvih namazı kıldığımız mescidin bir duvarı sağlamyapılmamıştı ve bir tarafa doğru eğilmişti. O kadar ki, mescidegelenlerin çoğu ve etrafında bulunanlar oradan geçerken, bugün yarın buduvar yıkılacak derlerdi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri bir gün budüşüncelerine temasla buyurdu ki: Bu duvar, bu fakîrler burada kaldığımüddetçe, bize riâyet edip her hâlde yıkılmayacak. Nitekim büyükler;Bizim şakamız ciddîdir. buyurmuşlardır. Buyurdukları gibi duvar,İmâm-ı Rabbânî hazretleri oradan ayrılıncaya kadar yıkılmadı. Oradanayrıldığımız gün, ben, herkes gittikten sonra bir bahâne ile bir saatkadar o mescidin yanında kaldım. Duvarın yıkılıp yıkılmayacağınabakıyordum. İmâm-ı Rabbânî hazretleri mescid görünmez oluncaya kadaruzaklaşınca duvar birdenbire yıkılıverdi.
KİM ÖLECEK, KİM KALACAK?
İmâm-ı Rabbânî hazretleri vefât etmedenaltı ay önce, Şâban ayının on beşinci gecesi olan Berât kandiligecesini, kendi husûsî odasında ihyâ eyledi. O gece yarısı, kıymetlihanımının bulunduğu odaya geldi. Hanımı dedi ki: Bu gece ecellerin veamellerin takdir edildiği gecedir. Kimbilir Allahü teâlâ kimindefterine ölecek ve kimin defterine yaşayacak! diye kaydetti. İmâm-ıRabbânî hazretleri bu sözü duyunca; Niçin tereddüt ve şüphe ilesöylüyorsun? Ya isminin, dünyâda yaşayacaklar sahifesinden silindiğinigörenin hâli nice olur? buyurdu. Bunu söyleyince, esrâr yatağı olankalbinden bir âh çekti. Böylece İmâm-ı Rabbânî hazretleri, o sene vefâtedeceğine kerâmetiyle işâret buyurmuşlardı.
DİN NASÎHATTIR
Buyurdu ki: Sünnete çok sıkı sarılmaklâzımdır. Bu sözleriyle de Peygamber efendimize uymak istemişlerdi.Çünkü, Peygamber efendimiz vefât edecekleri zaman böyle nasîhateylemişlerdi. Abbâd bin Sâriye`den, Tirmizî ve Ebû Dâvûd şöyle rivâyeteder: Resûlullah efendimiz bize vâz ediyordu. Bu vâzdan kalblerürperiyor. Gözler yaşarıyordu. Dedik ki: Yâ Resûlallah! Bu sözlerinizvedâ vâzına benziyor, bize vasiyet ediniz. Resûlullah aleyhisselâmbuyurdular ki:
Size vasiyetim olsun: Allah`tan korkunuz, bir kölebile emr-i ilâhîyi bildirse dinleyiniz ve yapınız. Yaşayanlarınız çokşeyler görecek. O zaman benim ve Hulefâ-i râşidînin sünnetine gâyetsıkı sarılınız, onu elden kaçırmayınız. Dinde bid`atten çok sakınınız.Çünkü bütün bid`atler dalâlettir, sapıklıktır.İmâm-ı Rabbânî hazretleri vasiyetinedevamla şöyle buyurdu: Dînimizin sâhibi Resûlullah efendimiz,nasîhatlerin en incelerini bile;
Din nasîhattır hadîs-işerîfi gereğince ihmâl etmediler. Dînimizin kıymetli kitaplarından, tamtâbi olmak yolunu öğreniniz ve bununla amel ediniz. Benim techiz vetekfîn işlerimde sünnete uyunuz. Bundan evvel daha önce mübârekhanımına buyurmuştu ki: Eğer ben senden evvel, bu sıkıntılarla doludünyâdan âhirete gidersem, benim kefenimi, senin mehr parandanaldırırsın.
1) Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49.Baskı) s.1096
3) Zübdet-ül-Makâmât; s.126 vd.
4) Hadarât-ül-Kuds; s.30 vd.
5) Umdet-ül-Makâmât; s.98 vd.
6) Makâmât-ı Ahmediyye (Ahmed SaîdFârûkî)
7) Hak Sözün Vesikaları (2.Baskı);s.306
8) Eshâb-ı Kirâm (6.Baskı); s.147
9) Kıyâmet ve Âhiret (5.Baskı);s.168,186
10) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.334
11) Reşehât Zeyli; s.19
12) Dürer-ül-Meknûnât (kenarı); s.52
13) Ahbâr-ül-Ahyâr; s.330
14) Makâmât-ı Ahyar; s.26
15) Hadâik-ül-Verdiyye; s.178
16) Rehber Ansiklopedisi; c.8, s.138
17) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.15,s.318
Ana Sayfa