Ana Sayfam Yap Favorilerime Ekle

    Sitemizde 1211 evliya ve veli hakkında bilgi bulunmaktadır

A Â B C Ç D E F G H İ K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Sponsor Bağlantılar


Rastgele

HAMMÂD BİN MÜSLİM DEBBÂS (286)
ZARÎFÎ HASAN EFENDİ (285)
ŞEYH İBRÂHİM BİN ALİ (273)
HIZIR ÇELEBİ (Hızır Bey) (524)
ABDULLAH BİN MUHAMMED MÜRTEİŞ (336)
CÂFER BİN SÜLEYMÂN DÂBİÎ (268)
MOLLA OSMAN EFENDİ (797)
EBÛ MUHAMMED RÂZÎ (248)
ALİ RÂMİTENÎ (313)
MUHAMMED MURÂD EFENDİ (618)
AHMED BİN İSHAK (293)
EBÜ`L-ABBÂS DÎNEVERÎ (236)
ALVARLI MUHAMMED LÜTFİ (Efe) (385)
SELÎM EL-MESÛTÎ (284)
EDHEM BABA (273)
TAŞKESENLİ İBRÂHİM EFENDİ (387)
SÛFÎ ALLAHYÂR (276)
İBN-İ NÜCEYD (306)
YÛSUF BAHRİ EFENDİ (314)
İSMÂİL ŞİRVÂNÎ (301)
KUŞEYRÎ (367)
CİHANGİRLİ HASAN EFENDİ (291)
ABDÜLAZÎZ DÎRÎNÎ (332)
DEDE HALÎFE (283)
MUSTAFA İZZÎ EFENDİ (535)
MEYÂN MÎR (256)
AMR BİN OSMAN MEKKÎ (271)
ÖMER FÜÂDÎ (310)
AHMED BİN MEVDÛD ÇEŞTÎ (288)
FAKÎRULLAH (419)
ATÂ BİN EBÛ REBÂH (278)
ŞEYH ABDÜLKÂDİR MUHÂCİR (338)
SÂLİH BABA (418)
GEYİKLİ BABA (576)
ŞÜCÂEDDÎN-İ KARAMÂNÎ (275)
AHMED RAÛFÎ (339)
ABDÜLMUGÎS BİN ZÜHEYR (265)
EBÛ ABDULLAH DÎNEVERÎ (318)
MUHAMMED HAREZMÎ (298)
EBÛ AMR EZ-ZÜCÂCÎ (281)


  

MOLLA CÂMÎ





MOLLA CÂMÎ kabir adresi konusunda bilginiz varsa lütfen aşağıdaki bölüme, açık adres, adres tarifi ve ulaşım imkânları ile ilgil bilgileri yazın.

Hirat`tayetişen âlim ve büyük velîlerden. İsmi, Abdurrahmân bin NizâmeddînAhmed, lakabı Nûreddîn`dir. Câmî ve Mevlânâ nisbetleriyle meşhûr oldu.Anadolu`da MollaCâmî diye tanınmaktadır. 1414 (H.817) de İran`ın Câmkasabasında doğdu. İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretlerinin neslindendir.Beş yaşında Muhammed Pârisâ hazretlerinin huzûruna götürülüp, teveccühekavuştu.

Mevlânâ Abdurrahmân`ın babası NizâmeddînAhmed, ilim ve takvâ sâhibi idi. Haramlardan şiddetle kaçardı. Oğlununilim ehli olması için Herat`daki Nizâmiyye Medresesine getirdi. Osırada Abdurrahmân Câmî henüz küçüktü, bülûğ yaşına gelmemişti. Fakatmedresede; zekâsı, meseleleri anlamaktaki fevkalâde kavrayışı, hocalarıve arkadaşları üzerinde büyük bir tesir bıraktı. Tahsîlininbaşlangıcında, Muhtasar ve Telhîs adlı eserlerüzerinde çalışırken, daha önce gelen ileri sınıftaki arkadaşları Şerh-iMiftâh ve Mutavvel isimli kitapları okuyordu.MevlânâAbdurrahmân, kısa zamanda kendi kitaplarını bitirip, en ileriseviyedeki arkadaşlarının okuduğu kitapları okumağa başladı.Arkadaşlarına yetişip onları geçmesi, herkesi şaşırttı. Bunun üzerinehocaları; Semerkand, Semerkand olalıdan beri, Molla Câmî`den daha zekîve kâbiliyetli bir kimse görmedi. demekten kendilerini alamadılar.Burada HâceAli Semerkandî`nin, Şihâbüddîn`in ve Mevlânâ Cüneyd-iUsûlî`nin derslerine devâm etti. Din ilimlerinden başka, fen ilimlerineilgi duyan Molla Câmî, Uluğ Bey zamânında BursalıKadızâde Rûmî`ninmatematik derslerine de devâm etti. Bu sırada Herat`da, meşhûrastronomi âlimi Ali Kuşçu ile görüştü. Ali Kuşçu, Molla Câmi`yeastronomi ilmine dâir güç ve zor sorular sordu. Sorulanların hepsini,en ince ayrıntılarına kadar ayrı ayrı cevaplandırdı. Ali Kuşçu, bucevaplara hayran kaldı. Sonra Ali Kuşçu`ya dönerek; Sizin ilimhazînenizde bundan daha üstün bir nesne yok mudur? diyerek latîfeetti. Ali Kuşçu ise; Molla Câmî ile karşılaştıktan sonra, ondakibilgilerin normal yol ile elde edilen bilgilerden olmadığını vebunların Allahü teâlânın ona bir ihsânı olduğunu anladım. demektenkendini alamadı.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, kısa zamandaaklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hattâ, Herat`ta meşhûr beş âlimdenbirisi oldu.

Herat`ta Sâdüddîn-i Kaşgârî hazretleri,her gün câmi kapısının önünde, namazdan önce ve sonra talebeleriylesohbet ederdi. Molla Câmî`nin de yolu, oradan geçerdi. Sâdüddîn-iKaşgârî ne zaman Molla Câmî`yi görse; Bu gençte görülmemiş birkâbiliyet var. Onun hâline âşık oldum. Bu gencin, bu istidâdını boşakullanmaması için onu yetiştirmeliyiz. Fakat bunu kendisinin talebetmesi lâzım. buyururdu. Molla Câmî, bir gün rüyâsında Sâdüddîn-iKaşgârî hazretlerini gördü. Molla Câmî`ye; Öyle bir sevgiyle bağlanki, bırakmak mümkün olmasın. buyurdu. Bu rüyâ, Abdurrahmân Câmî`ye pekfazla tesir etti. O anda Horasan`da idi. O gün hemen yola çıkıp,Herat`a geldi ve Sâdüddîn-i Kaşgârî`nin huzûruna girdi. Onun sohbetiile şereflendi. Bu sohbette, kalbinde pekçok değişikliklere şâhid oldu.Sâdüddîn-i Kaşgârî`nin bâzı kerâmetlerini görünce, ona bağlılığı dahada arttı. Zâhirî ilimlerin yanısıra, bâtınî ilimlerde de yükselmekiçinSâdüddîn hazretlerine canla başla hizmet etmeye, onunteveccühlerine kavuşup, fevkalâde olgunluklara sâhib olmaya başladı.Sâdüddîn-i Kaşgârî, Molla Câmî`nin ilk geldiği gün; Rabbimizehamdolsun ki, Mevlânâ Abdurrahmân gibi bir şâhin tuzağımıza düşmüştür.Artık bunu yetiştirmek, zâyi etmemek lâzımdır. buyurdu. Artık heponunla meşgûl olmaya başladı.

Molla Câmî`nin, Sâdüddîn-i Kaşgârî`nintalebesi olduğunu işiten Muhammed Câcermî; Beş yüz yıldan beri Horasantoprağının bir benzerini yetiştiremediği bir ilim erbâbını, MevlânâSâdüddîn-i Kaşgârî, bir teveccühte yolundan çevirdi ve kendiAhrâriyye ismi verilen yoluna aldı. buyurdu.Mevlânâ Abdürrahîm ise;Abdurrahmân Câmî, aklî ve naklî ilimleri bırakıp tasavvuf yolunagirene kadar, insanı zâhirî ilimlerden başka hiçbir şey kemâlderecesinde olgunlaştıramaz derdim. Fakat onun tasavvufa yönelişindensonra, bu düşüncemin yanlış olduğunu anladım. dedi.

Abdurrahmân Câmî, Sâdüddîn-i Kaşgârîhazretlerinin emriyle tenhâ bir yerde halvet etmeye, nefsini terbiyeiçin riyâzet ve mücâhede yapmaya başladı. Yâni, nefsinin istekleriniterkedip, istemediklerini yapmak için uğraştı. Vakitlerini, insanlardanuzak yerlerde Allahü teâlâyı zikretmek, namaz kılmak ve Kur`ân-ı kerîmokumakla geçirdi. Âdetâ insanlarla konuşmayı unuturcasına onlardanayrıldı. Aylarca devâm eden bu hâlin sonunda kalb gözü açıldı vemelekler âlemini seyretmeğe daldı. Daldığı bu âlemin tecellîleri onungözünün önünde belirdi ve her şeyden sıyrılmış olarak kendini Allahüteâlâya verdi. O zaman anlıyamadığı bir arzu ile Kâbeye doğru yollaradüştü. Bir müddet gittikten sonra kendine gelip; Ben hocamdan izinalmadan nereye gidiyorum? İzinsiz ve rızâsız bir iş yapılır mı? Bubenim yaptığım doğru değildir, derhâl dönmeliyim. diyerek, hocasıSâdüddîn-i Kaşgârî`nin huzûruna döndü. Bu hâdise üzerine Molla Câmîbuyurdu ki: Bu Ahrâriyye ismi verilen âlimler silsilesinin yolunailk girdiğim zamanlarda, bana nûr belirtileri görünmeye başladı.Hocamınemri üzerine bunlara iltifât etmeyip, o nûrun devamlı olmasınısağlamaya çalıştım. Şunu iyi bilmelidir ki; nûr, keşif ve kerâmetinmeydana gelmesi, insanın tamâmiyle olgunlaştığına, nefsini terbiyeettiğine işâret değildir. Bunlara güvenmemelidir. Talebeye en üstünkerâmet, hocasının sohbetiyle pişmesi, onun teveccühleri altındanefsinden kurtulmasıdır.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî hazretleri,Sâdüddîn-i Kaşgârî`nin yıllarca sohbetinde bulunarak, onun teveccühlerialtında yetişti. Onun halîfesi, vekîli oldu. Hocası, 1456 (H.860)senesinde Herat`da vefât etti.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, zamânındakiâlim ve evliyâ ile görüşür, onlarla sohbet ederdi. Bunlardan biriMuhammed Esed, biri Ubeydullah-i Ahrâr hazretleridir. Ubeydullah-iAhrâr ile dört defâ buluştular. İlk görüşmelerinde Ubeydullah-iAhrâr`ın büyüklüğünü kabûl edip, ona bağlandı.

Onun feyz ve bereketlerinden istifâdeetmeye çalıştı. Ayrı oldukları zamanlarda, mektup ile haberleşirlerdi.Birbirlerini ziyâret ettiklerinde, sohbetlerinin ekserisi sükût içindegeçerdi. Fakat kalbden çok şeyler konuşurlar, dışarıdan seyredenler hiçkonuşmuyor sanırlardı. Bir defâsında Molla Câmî, Taşkend`e Ubeydullah-iAhrâr hazretlerini ziyârete gitti. Orada on beş gün kaldı. Umûmî olaraksohbetleri konuşmasız geçiyordu. Arada sırada Ubeydullah-i Ahrâr bâzışeyler anlatıyordu. Fakat bu konuşulanları orada bulunanlaranlamıyorlardı. Bir ara Molla Câmî; Efendim, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-iArabî`nin Fütûhât`ında bâzı mevzûlarda müşkilimiz vardır.Bunların îzâhını istirhâm ediyorum. dedi. Hâce Ubeydullah emir buyurupFütûhât kitabı getirildi. Anlaşılmıyan yerler gösterildiğinde;Okuyun, dinleyelim! buyurdu. Kitapdaki o mevzû, tâne tâne okundu.Sonra Ubeydullah hazretleri îzâh etti, fakat bu îzâhı orada olanlaranlayamadılar. Bu îzâhın anlaşılmadığını gören Hâce Ubeydullah; Kitabıkapatınız! buyurdu. Kapattılar. Bir müddet sessizlik hâkim oldu.Ubeydullah-i Ahrâr murâkabeye vararak, başını göğsüne eğip tefekküredaldı. Sonra; Şimdi kitabı açınız! buyurdu. Açtılar ve okumayabaşladılar. Bu defâ, okudukça yazılanlar anlaşılmaya başlandı. Dahaönce niçin anlayamadıklarına hayret ettiler. Ubeydullah-i Ahrâr`ın birnazarı, himmeti ve duâları bereketiyle, anlaşılmayan mevzû, bir defâdaha okununca anlaşılır hâle geldi. Nitekim Mevlânâ Abdurrahmân Câmî;Hâce Ubeydullah-i Ahrâr öyle bir kimse idi ki, bir bakışları ile hastakalbleri ıslâh eder, kalbi dünya düşüncelerinden o derece çabuktemizlerdi. buyurdu.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, 1472 (H.877)senesinde Hicaz`a gitmek için yola çıktı. Her geçtiği şehirdeki âlimleronu karşılıyarak, ziyâret edip, hayr duâsını aldılar. Bilmediklerimüşkillerini sorarak, verdiği cevaplara hayran kaldılar. Bağdât`taEshâb-ı kirâm düşmanları ile yaptığı münâzaralarda hep gâlip geldi.Bâzı insaflı olanların tövbe etmesine sebeb oldu. Uğradığı yerlerde,sultanlardan, emîrlerden ve halktan pekçok hürmet, izzet ve ikrâmgördü. Daha önce vefât etmiş büyüklerin kabirlerini ziyâret etti.Medîne-i münevvereye geldiğinde, Peygamber efendimize olan muhabbetinidile getiren kasîdeler söyledi.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, Hicaz seferiesnâsında bir Arabî ile karşılaştı. Molla Câmî`nin güzel bir devesivardı. O deve Arabî`nin hoşuna gitti. Arabî, kendi kafasına göre birfiyat biçerek o deveyi satın almak istedi. Câmî, Arabî`nin ısrârınadayanamıyarak verilen fiyata devesini sattı.Arabî, kendi yükünü yükledive deveyi alıp gitti. Aradan on gün kadar bir zaman geçtikten sonra, odeve çölde kum fırtınasına tutulup öldü. Arabî, Mevlânâ Câmî`ye gelip;Bana hasta bir deveyi sattın. diyerek, küstahça sözlerde bulundu.Haddinden fazla edebsizlik etti. MollaCâmî, adama parasını gerivererek; Deve nerede öldü? buyurdu. O da; Falan yerde, istersengidip görelim. dedi. MollaCâmî, devenin öldüğü yere gitmeyi kabûletti. Yola çıkmadan evvel, yakınlarından bir kimseye buyurdu ki: BuArabî`nin ölümü yaklaştı. Arabî, Mevlânâ Câmî`yi tam devenin kumfırtınasına tutulduğu yere getirince düşüp can verdi.

Hac vazîfesini yaptıktan sonra Haleb`egeldiler. Orada da bütün halk onu saygıyla karşıladı. Pekçok ikrâmlardabulundular. Oradan Tebrîz, Horasan ve Herat`a gitti.

MollaCâmî hacdan dönünce, HüseyinBaykara`nın kendisine tahsis ettiği bir medresede ders vermeye başladı.Arab diline ve edebiyâtına büyük ilgi duyan Câmî, bu dilde birçok eseryazmıştır. Oğlu Ziyâüddîn Yûsuf için yazdığı El-Fevâid-üz-Ziyâiyyefî Şerh-il-Kâfiye adlı Arabca gramer kitabı, müslüman Türklerarasında Molla Câmî adıyla çok tanınmıştır ve medreselerdeders kitabı olarak okutulmuştur.

Mevlânâ Abdurrahmân, Sadüddîn-iKaşgârî`nin halîfesi, vekîli olduğu hâlde, önceleri tasavvuf edeblerinibaşkalarına bildirmekten çekinirdi. Hocalık yükü çok ağırdır. Bu yüketahammül edemem. der ve bu ilmi öğrenmekte çok ısrâr edenlere yardımcıolurdu. Tâlib çok, fakat hakîkî sâdık olanlar çok az... buyururdu.

MollaCâmî`nin sohbetinde bulunanlar, gamve kederlerini unuturlar, neşe ve ferahlık duyarlardı.

Sultanlara, vezirlere, vâlilere ve devletbüyüklerine yazdığı mektuplarda; onlara dâimâ iyiliği, hayrı, adâleti,halka şefkatle muâmeleyi tavsiye ederdi.

Hindistan`da Timûroğulları devletininkurucusu olan Bâbûr Şah, Molla Câmî hakkında; Zamânında, zâhirî vemânevî ilimlerde onun gibisi yetişmemiş gibidir. Onun övülmeye ihtiyâcıyoktur. Ancak adını anmak, bizim için kurtuluşa vesîledir. derdi.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, şöhret veîtibâr kazanmaktan kaçardı. Halkın övmesine ve yermesine ehemmiyetvermezdi. Dâimâ namazda oturur gibi oturur; Hakka ve halka karşı hürmetgöstermek yönünden böyle oturmayı tercih ederdi. Çok defâ kuru topraküzerine otururdu. Meclisine gelenler gam ve kederlerini unuturlar, neşeve ferahlık duyarlardı. Sofrasında misâfirsiz yemek yemez, hizmetinigörenlerle berâber yemek yemekten zevk alırdı. Kendi ihtiyâcındanfazlasını hayır işlerine sarfeder, ilim talebelerinin ihtiyaçlarınıgörürdü. Herat`da ve Hıyâban şehirlerinde birer medrese, Câm şehrindede bir câmi yaptırdı.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, bir defâokuduğu kitabı hiç unutmazdı. Onun için de bir daha bakma durumuolmazdı. Dünyâya meyletmez, âhiret hayâtına hazırlıkla meşgûl olurdu.Yatsı namazını kıldıktan sonra, bir saat kadar cemâatle sohbet ederdi.Sonra Allahü teâlânın zikri ile meşgûl olur, namaz kılar, Kur`ân-ıkerîm okumakla vakitlerini değerlendirirdi. En fazla uykusu, geceninüçte birinden az olurdu. Geri kalan zamânını ibâdet etmeklegeçirirdi.Sabah namazından sonra, işrâk vaktine kadar cenâb-ı Hakk`ınyarattıkları hakkında tefekkür, murâkabe ederdi. Öğleye kadar eseryazma, kitap mütâlaası üzerinde durur, öğleden sonra talebeleriylemeşgûl olurdu.

Molla Câmî, Ehl-i Beyt`e ve Eshâb-ıkirâma âşık idi. Onlara kötü gözle bakanlara, uygun olmayan sözlersarfedenlere derhâl cevaplarını verir ve sustururdu. Bu sebeple Eshâb-ıkirâm düşmanlarıyla hiç uyuşamadı ve onların dâimâ tenkidlerine mâruzkaldı. Silsilet-üz-Zeheb ismindeki kitabında, îtikâdnâmebaşlığı ile Ehl-i sünnet îtikâdını, otuz bahiste ve çok güzel bir üslûpile anlattı.

Molla Câmî, dîvânında, Türk hâkânı FâtihSultan MehmedHâna hitâben, onu övücü şiirler yazdı. Ayrıca onun oğluSultan Bâyezîd`i medheden kasîdeleri de bulunmaktadır.

Ayrıca Sultan İkinci Bâyezîd hakkında dakasîdeleri vardır. Molla Câmî ile Osmanlı sultanları arasındaki bualâka, Osmanlı sultanlarının ilim, tasavvuf, şiir ve edebiyâta çok önemvermelerindendir.

Osmanlı sultanları, Mevlânâ AbdurrahmânCâmî hazretlerini çok sevdiler. Onun duâsına kavuşmak için can attılar.Bu sebeple Fâtih Sultan Mehmed Hân, onu Anadolu`ya dâvet etti. Konya`yageldiğinde, Fâtih SultanMehmed Hânın vefât haberini alınca geri döndü.

Osmanlılar, Molla Câmî`yi ne kadar çoksevdilerse, İran`daki Safevî şahları da o kadar çok düşmanlık ettiler.Eshâb-ı kirâm düşmanları Horasan`a hücûm ettikleri sırada,MollaCâmî`nin oğlu, babasının kabrini açarak, mübârek cenâzesini başkabir yere defnetti. Eshâb-ı kirâm düşmanları Horasan`ı istilâ edip,Molla Câmî`nin kabr-i şerîfini açtıkları zaman, mübârek cenâzesinibulamadılar. Ona olan düşmanlıklarından, kabirde bulunan tahtaparçalarını yaktılar. Şâh İsmâil de, kendi devrinde Herat`ı zaptettiğizaman şu emri verdi: Mevlânâ Abdurrahmân Câmî`nin nerede bir kitabıgörülürse, kitabın üzerindeki Câmî ismindeki Cim harfinin noktasınıkazıyıp, harfin üzerine nokta koyun. Bu sûretle Câmî ismi, Hâmî(olgunlaşmayan kimse) olsun. Bu hâdiselere Horasanlı âlimler çoküzüldüler. Mevlânâ Abdurrahmân Câmî`nin yeğeni; Yazıklar olsun,ülkeler fetheden Şâh`ın insafına! O Câmî ki, bir ömür boyu cihân, onunkapısında köle olmuştur. Ne yazık ki, birkaç traşsız haydudun hatırıiçin, isminin altındaki noktayı yontturdu da, hâmî yazdırayım derkenhamlık etti demekten kendini alamadı.

MollaCâmî`nin meclisine, bir gün edebikıt olan biri geldi. Büyüklerin huzûrunda izin verilmedenkonuşulmayacağını bilmiyordu. Zühdden takvâdan dem vurmağa, bilgiçliktaslamağa başladı. Bir müddet sonra sofra kuruldu ve yemek yenmeyebaşlandı. Sofrada tuz yoktu. O kimse, hizmetçiye; Ben yemeğe tuz ilebaşlarım. Tuz getir. dedi. Onun bu hâline Molla Câmî üzüldü ve;Ekmekte tuz vardır. Ona niyet eyle. buyurdu. Bu sırada ekmeği tekelle koparan birine de; Ekmeği bir el ile koparmak mekruhtur.deyince, Molla Câmî de; Yemek esnâsında başkalarının el ve ağızlarınabakmak, ekmeği tek el ile koparmaktan daha çok mekruhtur. buyurdu. Okimseye bu söz de kâfi gelmedi. Bir ara yine; Yemek yerken konuşmaksünnettir. dedi. Molla Câmî de; Çok konuşmak mekruhtur. buyurdu. Oedebi kıt kimse, artık yemek sonuna kadar hiç konuşmadı.

Bir kimse Molla Câmî`ye gelerek; Banaöyle bir şey öğretin ki, kalan ömrümde onu yaparak cenâb-ı Hakk`ınrızâsını kazanayım. dedi. Molla Câmî; Hocam Sâdüddîn-i Kaşgârî`ye deaynı suâli sormuşlardı. Cevap olarak, mübârek elini sol göğsü üzerinegötürüp, kalbini işâret etti. Bununla meşgûl olun, kalbinizden kötühuyları çıkarıp, yerine iyi ve beğenilen huyları yerleştirin demekistedi. buyurdu.

Molla Câmî`yi çok sevenlerden birianlattı: Mevlânâ Abdurrahmân Câmî ile hacca berâber gitmiştik.Bağdât`a geldiğimizde hastalandım. Her geçen gün hastalığımın arttığınıhissediyor, öleceğimi sanıyordum. Mevlânâ hazretleri de ziyâretime hiçgelmemişti. Bunun için de ayrıca üzülüyordum. Aradan günler geçtiğihâlde, yataktan kalkamıyordum. Birgün arkadaşımızın biri koşarak yanımagelip; Mevlânâ Câmî seni ziyâret için geliyor. diyerek müjdeledi. Busevinçli haber, bende yatağımdan doğrulacak kadar bir kuvvet meydanagetirdi. Yatağın içine oturup beklemeğe başladım. Derken odama girdi.Onun girmesiyle, loş odam birden aydınlanıverdi. Yatağımın kenarınaoturdu. Hâlimi, hatırımı sordu. Buna cevap olarak; Âşıkların ümidiçinde yüz yıl bile bekliyeceğini. bir şiirle anlattım. Başını önüneeğip, gözlerini yumdu ve bir müddet murâkabeye vardı. O ânda benden birter boşanmaya başladı. Başını kaldırıp bana; Terlemeğe başladınız,yatağa giriniz. İnşâallah tez zamanda iyi olacaksınız. buyurdu.Odamdan ayrılıp gittikten sonra, yatağa girdim. Yatakta beni şiddetlibir ter bastı. Terimi kurulamak için doğrulduğumda, hiçbir şeyiminkalmadığını gördüm. Mevlânâ Câmî hazretlerinin teveccühleri bereketiile hastalıktan kurtuldum.

Geylanlı büyük velîlerden birihastalandı. Her geçen gün hastalığının şiddeti artıyordu. Görenler; Buhastalıktan kurtulmak imkânsızdır. Mutlaka ölür. diyorlardı. Herkesümîdini kesmişti. Hastalığının iyice ağırlaştığı bir gün, talebeleri,oğulları ve yakınları başında toplandılar. Artık vefâtınıbekliyorlardı. Bir ara hasta gözlerini açtı. Yatağında doğrulmayabaşladı. Etrâfındakiler hayretle hastaya bakıyorlardı.Çünkü, günlercedeğil doğrulmak, bir taraftan bir tarafa dönemiyordu. Şimdi ise birânda yatağından doğruldu. Ayağa kalktı. Tamâmiyle iyileşmiş gibihareket ediyordu. Oradakilere iyi olduğunu, hiçbir ağrı ve sızınınkalmadığını söyleyince, ahbabları dağılıp evlerine gittiler. Herkesgidince, yakınlarından birine; O kadar hasta idim ki, sanki rûhumbedenden ayrılmak üzereydi. O ızdıraplı ânımda, gözüme Mevlânâ Câmîhazretleri göründü. Yanıma oturup bana teveccüh etti ve iltifatlardabulundu, iyi olacağımı bildirerek kayboldu. Ben de, o gittikten sonrahemen ayağa kalktım. Hiçbir rahatsızlığımın kalmadığını gördüm. dedi.

Talebelerinden Muhammed Rucî anlattı:İlkbahar mevsimiydi. Yağmurlardan sular çoğalmıştı. Bir gün hocamızMevlânâ Câmî ile Malan Irmağının kenarında oturuyor ve sohbetiyleşerefleniyorduk. Bir ara ırmağın üst tarafından, akıp gelmekte olan birkirpi gördük. Kirpinin karnı üst tarafta olduğu hâlde, sularınakıntısıyla sürüklenerek geliyordu. Belli ki ölüydü. Tam bizimönümüzden geçerken, hocamız Mevlânâ Câmî hazretleri elini uzatarak, ölükirpiyi suyun içinden alıp inceledi. Hiçbir hayat belirtisi yoktu.Kirpinin dikenli sırtını okşadı. Bir müddet sonra kirpi kımıldamayabaşladı ve ayağa kalktı.Canlanan kirpi, normal hâlde insanlardankaçması lâzım iken, Mevlânâ Câmî`ye doğru gelip, ön ayaklarını vebaşını havaya kaldırarak, hürmet gösterir gibi beklemeğe başladı.Kalkacağımız zaman, Mevlânâ Câmî, kirpiyi o hâlinden normal hâlegetirdi. Kalkıp şehre doğru yürümeğe başladık. Fakat kirpi peşimizdengelmeğe başladı. Ancak şehre yaklaşınca peşimizi bıraktı.

Mevlânâ Câmî`nin talebelerinden birianlattı: Bir gün hocamın mübârek cemâlini ve tatlı sohbetiniarzulayarak huzûruna gitmek için yola koyuldum. Yolda giderken, karşımafevkalâde güzel bir kadın çıktı. İkinci defâ görmemek için gözümü başkatarafa çevirdim. Fakat elimde olmayarak başımı çevirip bir daha bakmakistedim. O anda yanımdan geçmekte olan odun taşıyan hamalın bir odunugözüme çarptı. Öyle acıdı ki, sanki gözüme ok saplanmıştı. Gözümden kanakmaya başladı. Yabancı kadına bakmanın cezâsını hemen görmüştüm. Kandurduktan sonra hocamın bulunduğu mescide gittim. Yanındaki kimselerenasîhat ediyordu. Bir kenara oturup dinlemeye başladım. Hocamın bir arasohbetin mevzûsunu değiştirerek; Birisi yolda gelirken, yanındangeçmekte olan bir güzele bakmış. O anda bir el peydâ olup, o kimseningözüne bir tokat vurmuş. Bu tokatın dehşetinden göz yaşları dinmemiş vegözünden kan akıtmış. Hafiften bir nidâ gelip; Bir kere harama bakmayabir dokunmak kâfidir. Eğer sen bakmaya devâm edersen, biz dedokunmamızı arttırırız. buyurmuş. Hocam bunu anlattıktan sonra,benden tarafa bakarak; İnsan harama bakmaktan gözü korumalıdır ki, onael uzatmasınlar. buyurdu.

Molla Câmî, 1492 (H.898) senesinde birCumâ günü, dostlarının okuduğu Kur`ân-ı kerîmi dinledi ve ezanokunurken son nefesinde Kelime-i şehâdeti getirdikten sonra vefât etti.Sultan Hüseyin Baykara, vezîri Ali Şîr Nevâî, âlimler, seyyidler vebütün Heratlılar, Molla Câmî`nin evine koştular. Hazırlıklarbitirildikten sonra, büyük bir cemâat cenâze namazını kıldı ve hocasıSâdüddîn-i Kaşgârî`nin kabri yakınına defnedildi. Mübârek kabriziyârete açıktır.Dünyânın dört bucağından gelen âşıkları, onu ziyâretederek, mübârek rûhundan saçılan feyzlerden istifâde ederler.Türbesindeki kitâbede şu yazılar okunmaktadır: Hüvelbâkî, bâkî olanancak Allahü teâlâdır. Yeryüzünde olan her şey fânîdir. Yalnız keremsâhibi olan Rabbimiz bâkîdir... İlim ve hikmet sırlarına ermiş,bahçelerin hoş sesli bülbülü, kutbların en büyüğü, müslümanlarıngözlerinin nûru olan efendimiz Abdurrahmân Câmî kuddise sirruh,Allahü teâlânın dâvetine uyarak, selîm bir kalb ile, meâlen; Ey (îmândasebât gösteren, Allah`ı anmakla) mutmainne olan nefs! Dön Rabbine, (Cennet`tesana hazırladığı nîmetlere), sen O`ndan (sana verdiklerindenötürü) râzı, O da senden râzı olarak haydi gir (sâlih) kullarımıniçine. Gir Cennet`ime... buyurulan (Fecr sûresi: 27, 28, 29, 30.âyet-i kerîmeleri) emir gereğince, bu aldatıcı dünyâ tuzağından, zevkve safâ ile dolu Cennet köşklerine uçtu.

Buyurduğu güzel sözlerinden bâzıları:

Akıl dışında olan şeyler, keşif,müşâhede ve kalb gözü ile anlaşılır. Akıl bunları anlıyamaz. Nitekim,his uzuvları da, aklın anladığı şeyleri anlayamıyor.

Seven o kimselerdir ki, sevgilisinden nekadar düşmanlık görse, yine dostluğunu arttırır. Sevgilisinden başınabinlerce sitem taşı gelse, onlar ancak aşk binâsını sağlamlaştırır.

İlim, sana zarûri oldukça kazanmayaçalış, sana gerekli olmayan bilgileri elde etmeye uğraşma, zarûribilgiyi kazandıktan sonra da, onunla amel etmekten başka bir şeyisteme.

Her kime şu beş saâdet verilmiş ise,tatlı yaşayışın dizgini onun eline bırakılmıştır: 1- Vücud sağlığı, 2-Güven, 3- Rızık genişliği, 4- Şefkatli ve vefâlı arkadaş, 5- Ferâgatduygusu.

Akıllılar, ölümle sona eren her nîmeti,nîmetten saymazlar. Ömür, ne kadar uzun olursa olsun ölüm yüzgösterince, o uzunluğun ne faydası olur? Nîmetin değeri, sonsuzolmasında ve yok olmak tehlikesinden uzak bulunmasındadır.

Üç zümreye, üç şey çirkin düşer:Pâdişâhlara sertlik, âlimlere mal sevdâsı, zenginlere cimrilik.

İhtiyarlık, gençliğin sonu venetîcesidir. Netice ise, başa bağlıdır. Gençliğini iyi geçirenin,ihtiyarlığının da iyi geçeceği umulur.

Kötü kimse, başkalarının ayıplarınısaymak isterken, kendini dile getirir.

Bir kimse bütün ilimleri kendindetoplasa, Allahü teâlânın rızâsına uygun hareket etmedikçe kurtulamaz.

Önceden Allahü teâlânın adını dilegetirip, O`nu övmeden mübârek bir işe başlayan kimse, cılız bir kuşgibi uçmağa güç yetiremez. Gâyesine ulaşmadan kanatları kırılır, birdaha kalkmayacak gibi yere düşer.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, Arabî, Fârisî,şiir ve nesir hâlinde yüze yakın eser yazdı. Bunlardan en kıymetlisi; Nefehât-ül-Ünsmin Hadarât-il-Kuds ve Şevâhid-ün-Nübüvve isimlikitaplarıdır.

Molla Câmî`nin birçok eseri vardır: 1)Fâtihat-üş-Şebâb (dîvân), 2) Vâsıtat-ül-İkd (dîvân), 3)Hâtimet-ül-Hayât (dîvân), 4) Bahâristan, 5) Heft Evrenk adıaltında topladığı yedi mesnevîsi. 6) Nefehât-ül-Üns minHadarât-il-Kuds: Bu eseri, Abdullah-i Ensârî`nin Tabakât-ıSûfiyye adlı eserinin genişletilmesiyle meydana çıkmıştır. Farsçaolup, altı yüz dört velînin hayâtı ve menkıbeleri anlatılmaktadır. Nefehât-ül-Ünskitabının, Ali Şîr Nevâî tarafından Çağatay Türkçesine ve LâmiiÇelebi de bir takım ilâveler yaparak Osmanlı Türkçesine tercümeetmiştir. 7) Şevâhid-ün-Nübüvve, 8) Levâih.

BÜYÜKLERİN BEREKETİ

Molla Câmî hazretleri bir gün buyurdu ki:Bize verilen bu kadar ihsânlar, hep Muhammed Pârisâ hazretlerininbereketidir. Ben, beş yaşında idim. O sene Hâce Muhammed Pârisâ haccagidiyordu.Yolu, bizim Câm kasabasına uğradı. Babam ve Câm`ın ilerigelen âlimleri, onu ziyâret etmek için huzûruna gittiler. Beni deyanında götüren babam onunla müsâfeha ettikten sonra, bana, eliniöpmemi emretti. Öptükten sonra, Muhammed Pârisâ bana iltifât ederek birmeyva hediye etti. Teveccühlerine kavuştum. Aradan altmış yıl geçmesinerağmen, nûrlu, mübârek yüzlerinin güzelliği hâlâ gözümün önündengitmemektedir. İşlerimin rast gitmesi, büyüklere olan muhabbetnîmetinin ihsân edilmesi, hep Muhammed Pârisâ hazretlerininteveccühleri ve duâları bereketiyledir. Bu Ahrâriyye yolununbüyüklerine olan sevgimin meydana gelmesine sebeb olanlardan biri deFahreddîn-i Luristânî`dir. Ben küçükken, bizi teşrif etmişti. Kur`ân-ıkerîm harflerini yeni öğrenmiştim. Beni kucaklarına oturtup, mübârekparmağıyla işâret ederek havada; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali gibimuhterem isimleri yazardı. Ben okudukça hayret eder; Bu çocuğun,ileride bu yolun büyüklerinden olacağı umulur. derdi. Bana iltifâteder, şefkat gösterirdi. Onun bu merhameti, ona ve onun gibi olanbüyüklere muhabbet etmeme sebeb oldu. O zamandan beri bütün arzum, obüyüklerin muhabbetleriyle yanmak ve son nefesimde o muhabbet ileölmektir.

FIRSAT GANÎMETTİR

Mevlânâ Câmî`nin talebelerinden birişöyle nakletti: Bir zamanlar Sermazar şehrinde bir müddet oturmam îcâbetti. Bu durumu gelip Mevlânâ Câmî`ye arzettim. Bana; Gâyetmünâsiptir. Burayı bırakıp acele ile oraya git! Giderken acele etmeyisakın ihmâl etme. Fırsat ganîmettir ve bunda senin için nice gizlihaberler vardır. buyurdu. Ben, tekrar memleketime dönünce, bir takımengeller zuhûr etti ve geciktim. Bir hafta sonra evime varınca, nekadar kıymetli eşyam varsa hepsinin çalındığını gördüm.

HUZÛR VE ÂFİYET

Molla Câmî bir gün bir kimseye; Ne işyapıyorsun? diye sordu. O da; Hamdolsun huzûrluyum. Sıhhat veâfiyette bulunduğum hâlde dünyâyı terkederek bir köşeye çekildim.Cenâb-ı Hakk`ın zikri ile meşgûl oluyorum. dedi. Molla Câmî buna cevapolarak;Huzûr ve âfiyet bu değildir. Huzûr ve âfiyet, insanın nefsininemmârelikten kurtulup, itminâna kavuşmasıdır. Nefsi itminâna kavuşturda, ister sâkin bir köşede otur, isterse insanların arasında. buyurdu.

EDEBSİZİN CEZÂSI

Mevlânâ`yı çok sevenlerden biri anlattı:Eshâb-ı kirâm düşmanlarından biri, Mevlânâ Câmî ile münâzaraetti.Eshâb-ı kirâm aleyhinde kelimeler sarfetti. Buna Mevlânâ Câmî öylegüzel cevaplar verdi ki, o Eshâb-ı kirâm düşmanı, konuşacak tek kelimebulamayıp sustu. Fakat Mevlânâ hazretlerine buğz etmeye, ona gizlidendüşmanlığa başladı. Biz bu adamın en kısa zamanda bir belâyauğrayacağını veEshâb-ı kirâm efendilerimize dil uzatmanın cezâsınıânında çekeceğine inanıyor ve bekliyorduk. O, biraz ötede duran atınınyanına gidip, yemini yiyip yemediğini kontrol etmek için, elini atınbaşındaki torbanın içine soktu. At, birden sâhibinin şehâdet parmağınıısırıp kopardı. Bağırmaya, feryâd ve figâna başladı. Herkes ne oluyorne var diye etrâfına toplandı. Biraz sonra yere yıkıldı ve büyük birızdırap içinde kasıla kasıla öldü. Doğrusu, cezânın bu kadar kısa birzaman içinde verileceğini tahmin etmiyorduk.


1) Mu`cem-ül-Müellifîn; c.5, s.122
2) El-Fevâid-ül-Behiyye; s.86, 88
3) Şezerât-üz-Zeheb; c.7, s.360, 361
4) Şakâyik-ı Nu`mâniyye Tercümesi(Mecdî Efendi); s.275
5) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.61
6) Nefehât-ül-Üns; s.455
7) Reşehât; s.202
8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49.Baskı) s.1112
9) Persian Literature; c.1, s.11; c.2,s.954
10) Hadâik-ül-Verdiyye; s.151
11) Nesayim-ül-Mehabbe; s.439
12) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi;c.12, s.276




Yazdır




MOLLA CÂMÎ kabir adresi ile ilgili bilgileri
aşağıdaki bölüme yazıp siteye ekleyebilirsiniz.


Bu sayfayı arkadaşına gönder.
e-Posta Adresin
Arkadaşının e-Posta Adresi


Sponsor Bağlantılar


En Çok Okunanlar

SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (3803)
AHMED AMİŞ EFENDİ (2074)
SEYYİD AHMED-İ KEBÎR ER-RUFÂÎ (2046)
BABA TÂHİR URYÂN (2002)
HACI DURSUN EFENDİ (1902)
EVHADÜDDÎN KİRMÂNÎ (1680)
ARAB BABA (1637)
MERKEZ EFENDİ (1567)
ESKİCİ MEHMED DEDE (1566)
BEHRULLAH EFENDİ (1507)

En Son Okunanlar

MEYMÛN BİN MİHRÂN (277)
ABDÜLHAKÎM-İ SİYALKÛTÎ (310)
MEYÂN MÎR (256)
ABDURRAHMÂN ARVÂSÎ (447)
SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (3803)
ABDÜLVEHHÂB-I MISRÎ (274)
HAKÎM SENÂÎ (522)
MÛSÂ KÂZIM (307)
AYDERÛSÎ (282)
SEYYİD NİZÂM EFENDİ (511)

Rastgele

HAMMÂD BİN MÜSLİM DEBBÂS (286)
ZARÎFÎ HASAN EFENDİ (285)
ŞEYH İBRÂHİM BİN ALİ (273)
HIZIR ÇELEBİ (Hızır Bey) (524)
ABDULLAH BİN MUHAMMED MÜRTEİŞ (336)
CÂFER BİN SÜLEYMÂN DÂBİÎ (268)
MOLLA OSMAN EFENDİ (797)
EBÛ MUHAMMED RÂZÎ (248)
ALİ RÂMİTENÎ (313)
MUHAMMED MURÂD EFENDİ (618)

En Çok Oylananlar

MERKEZ EFENDİ (5,0)
HACI DURSUN EFENDİ (4,0)
ABDULLAH BİN ABDÜLAZÎZ (OSMAN) EL-YUNEYNÎ (2,0)


Evliyaullah.net oluşturulurken İhlas Evliyalar Ansiklopedisi'nden de faydalanılmıştır.
Evliyaullah.net'teki hatalı olduğunu düşündüğünüz ya da yayınlanmasını istediğiniz bilgiler varsa, lütfen iletişim sayfamızdan bizimle temas kurunuz.

banasiteyap.net Evliyaullah.net © 2008 - 2012